ŞİİRLERLE MENKIBELER

 

 

Ahmet Mekki Efendi “rahmetullahi aleyh”

Ölüm acısı zordur

“Ahmet Mekkî Efendi”, bir günki vaazında,
Konuşurken, “Ölüm”den açılmıştı mevzû da.
Biri ona sordu ki: (Efendim, bu insanlar,
Acaba can verirken, ne kadar acı duyar?)
Cevaben buyurdu ki: (“Ölüm”ün en hafifi,
Öyle şiddetlidir ki, mümkün olmaz târifi.
Ne zaman ki bir kişi, gelse ölüm hâline,
Sanki konur “İki dağ” omuzu üzerine.
İğnenin deliğinden çıkacak rûhu sanır,
Yerle gök birleşir de, o arasında kalır.
Sanki onun içinde, bir “Dikenli çalı” var,
Onu tutup, ağzından, kuvvetle çekiyorlar.
Bütün hücrelerine, takılmış dikenleri,
Çektikçe parçalıyor, takıldığı yerleri.
“Can verme”nin acısı, fazladır hattâ şundan,
İnsana “Yetmiş” defa kılıç vuruluşundan.
Fakat “Mü’min”, görerek hûri ve melekleri,
Onların zevki ile, duymaz bu elemleri.
Daha da şiddetlidir lâkin “Kabir azabı”,
Hiç kalır buna göre, can verme ıstırabı.
Çünki kabir, yakındır âhiret hayatına,
Benzer azabları da, âhiret azabına.
Bu kabir azabı da, böyle çok şiddetliyken,
Hiç kalır “Mahşer”deki azablara nisbeten.
Bir damlanın, deryaya nisbeti nasıl ise,
Bunlar da birbiriyle, edilmez mukayese.
O meydanda “Bin sene” bekleşirken insanlar,
Güneş, bir mızrak boyu yaklaşıp halkı yakar.
Bir ayağın üstünde bulunur binbir ayak,
Günahlarına göre, tere batar cümle halk.
Öyle çok sıkışır ki, kâfirler izdihamdan,
Temennî ederler ki, kurulsa hemen “Mîzan”.
Derler ki: “Hesabımız görülse de hemence,
Şu sıkıntılı hâlden, kurtulsak bir an önce.”
Halbuki bilmezler ki, bitince sual hesap,
Başlıyacak bu sefer, daha elîm bir azap.
Çünki girecekleri “Cehennem”in ateşi,
Öyle şiddetlidir ki, bulunmaz aslâ eşi.
“Mahşer” meydanındaki acı ve sıkıntılar,
“Cehennem azabı”nın yanında hiç kalırlar.
Bir kum taneciğinin, kâinata nisbeti,
Ne ise, öyle çoktur Cehennemin şiddeti.
Oradan bir kıvılcım, dünyaya düşse eğer,
Onun hararetinden, bu dünya erir, biter.
Hem kalmaz bir kararda, azablar Cehennemde,
Gün geçtikçe şiddeti, durmadan artar hem de.
Kalbinde zerre kadar “Doğru îmân”ı olan,
Cehenneme girse de, çıkarılır sonradan.

 

 

EVLİYÂ ŞEFKATİ

Mevlânâ hazretleri, merhamet sâhibiydi,
Hayvanlara bile o, gâyet şefkatli idi.

Bir gün sevdiklerinden, para verip birine,
Bir ekmek aldırarak, aldı onu eline.

Sonra bir virâneye, gidiverip o saat,
Yedirdi bir köpeğe, eliyle onu bizzat.

Tâkib etti o kimse, nereye gittiğini,
Ve gördü bir köpeğe, ekmek yedirdiğini.

Mevlânâ ona gelip, buyurdu ki: "Ey filân,
Bilirim, yedi gündür, aç duruyor bu hayvan.

Yeni yavrulamıştır, hem de şu virânede,
Onları bırakıp da, ayrılmıyor yine de.

Bir anne şefkatiyle, yavrulara bakıyor,
Yanlarında bekleyip, bir yere ayrılmıyor.

Resûlullah hadîste, buyuruyor ki zîrâ;
"Allah da rahmet eder, merhametli kullara.

Ey Eshâbım, siz dahi olun ki merhametli,
Merhamet eylesinler size de semâ ehli."


O kişi ağlayarak, dedi ki Mevlânâ'ya:
"Efendim, hamd olsun ki, Allahü teâlâya,

Sizleri tanımakla, şereflendirdi bizi,
Himâye edersiniz, dünyâda hepimizi.

Âhiret için dahi, ümitliyim şimdiden,
Bizi kurtarırsınız, Cehennem ateşinden."

Buyurdu: "Velîlerin, pek fazladır şefkati,
Kurtarır dostlarını onların şefâati."

HEPSİ ÎMÂN ETTİLER

Mevlânâ, tahsil için, Konya'dan bir gün yine,
Şam'a gidiyordu ki, uğradı Nusaybin'e.

Hıristiyan papazlar, bir yere gelmişlerdi,
Acâyip istidraçlar, halka gösterirlerdi.

Gösteriş yapmak için, hazret-i Mevlânâ'ya,
Bir oğlan çocuğunu, uçurdular havaya.

Celâleddîn-i Rûmî, bir duâ etti o an,
Havada kala kalıp, düşmedi yere oğlan.

Feryâd ediyordu ki, korkusundan o çocuk;
"Düşüp de öleceğim, indirin beni çabuk!

Çok uğraştılarsa da, papazların birçoğu,
Hiç indiremediler, havadan o çocuğu.

Oğlan bağırdı ki: "Sizin yanınızdaki,
O zâtın duâsıyla, işbu hâl oldu vâki.

Ancak onun duâsı, kurtarır beni bundan,
Yoksa helâk olurum, yere düşüp buradan."

Papazlar bil-mecbûri, ona gelip bu kere,
Dediler: "Duâ et de, o çocuk düşsün yere."

Buyurdu ki: "Hiçbir şey kurtarmaz o çocuğu,
Kelime-i şehâdet, kurtarır yalnız onu."

Oğlan bunu duyunca, sevinip bu habere,
Kelime-i şehâdet, söyleyip indi yere.

Papazlar bunu görüp, hayrette kaldı hepsi
Ve insâfa gelerek, îmân etti cümlesi.

"ALLAH, ALLAH" NİDÂLARIYLA

 

BİR ANDA KIRK YERDE

Birbirinden habersiz, kırk kişi, ayrı ayrı,
Eve dâvet ettiler, bir gece Mevlânâ'yı.

Hiçbirini kırmayıp, eylediler icâbet,
Hepsi ile oturup, ettiler gece sohbet.

Ertesi gün onlardan; birbirini görenler,
Hemen birbirlerine, verdiler bunu haber.

Ve lâkin diğerleri, şaşırarak bir nice,
Dediler ki: "Mevlânâ, bizde idi dün gece."

Halbuki hiçbirinde, değildi o büyük zât,
Kendi hânelerinde, yalnız idi o saat.

TAYY-I ZAMAN, TAYY-I MEKÂN

Hazret-i Mevlânâ'nın, mübârek hanımları,
Diyor ki, bir gün evde, görmedik Mevlânâ'yı.

Halbuki biraz önce, otururdu odada,
Biraz sonra baktık ki, görünmüyor ortada.

Biz böyle konuşurken, akşam oldu nihâyet,
Sonra kapı açılıp, içeri etti avdet.

Çevirmek isteyince, ayakkabılarını,
Gördüm kenarında, Mekke'nin kumlarını.

Nereden geldiğini, ondan suâl edince,
Buyurdu ki: "Mekke'de, bir dostum vardı önce.

Onun ziyâretine, gitmiştim biraz evvel,
O kumlar da Hicaz'ın, kumlarıdır muhtemel."

Düşündüm ki "Bu kadar, kısacık bir zamanda,
Hicaz'a gidip gelmek, nasıl olur acaba?"

O bunu anlayarak, buyurdu ki: "Velîler,
Kerâmet ehli olup, sanki rûh gibidirler.

Kısaltır Hak teâlâ, onlar için bu yeri,
Bir adımda giderler, uzun mesâfeleri."

 

KARTAL VE BOHÇA

Seyyidet Nefîse ki, bir evliyâ hâtundur,
Aliyyül Mürtezâ’nın, dördüncü torunudur.

Hak teâlâ indinde, çok makbûldü duâsı,
Meşhûrdu zühdü ile, ibâdeti, takvâsı.

Ümmî idi ve lâkin, İslâm ilimlerinde,
Âlim olup, bilgisi, pek çoktu her birinde.

O devirde bir kadın, vardı fakir, ihtiyar,
Dört kızıyla, bir evde, otururlardı bunlar.

Bu kızlar hafta boyu, iplik eğirirlerdi,
Anneleri pazarda, satıp geçinirlerdi.

Yine bir gün bu hâtun, ipleri aldı evden,
Satmak için çarşıya, giderken sabah erken,

Bohçası da başında, gidiyorken pazara,
Bir kartal onu kapıp, kaçırdı uzaklara.

Bütün sermâyeleri, o bohçadaydı zâten.
Bayılıp düştü yere, kadın üzüntüsünden.

Kendine geldiğinde, gördü ki çok insanlar,
Etrafına toplanmış, soruyor: “N’oldu, ne var?”

Anlattı hâdiseyi, dediler ki: “Ey hâtun,
Ne için üzülürsün, ne kıymeti var bunun?”

Dedi: “Onu satarak, geçinirdik hepimiz,
Onu da kuş kaçırdı, ne yaparız şimdi biz?”

Dediler ki: “Ey hâtun, bak Seyyidet Nefîse,
Vardır ki, git derdini, ona söyle ne ise.

Ricâ et, duâ etsin, o sana bu iş için,
Onun duâsı ile, hâllolur elbet işin.”

O hâtun geldi hemen, Seyyidet Nefîse’ye,
Yalvarıp ricâ etti: “Bana duâ et” diye.

Buyurdu ki: “Ey hâtun, edeyim pekâlâ,
Elbette ki her şeye, kâdirdir Hak teâlâ

Her mahlûkun rızkına, kefildir cenâb-ı Hak,
Sen rızkı hiç düşünme, O gönderir muhakkak.

Sen şimdi müsterih ol, râhatça evine git,
O, rezzâk-ı âlemdir, O’ndan hiç kesme ümit.”

Az sonra birileri, gelerek Seyyide’ye,
Dediler: “Üç gün önce, binmiştik bir gemiye.

Ve lâkin su almağa, başlayınca gemimiz,
Batma tehlikesiyle, karşılaştık hepimiz.

Sizi vesîle edip, duâ ettik Allah'a,
Çok şükür bu duâmız, bitmemişti ki daha,

Bir kartal, hızla indi, geminin üzerine,
Ağzındaki bohçayı bırakıp gitti yine.

Onu açıp gördük ki, iplik dolu hep içi,
O iplerle bağlayıp, hâllettik hemen işi.

Duânızla kurtulduk, hamd olsun Rabbimize,
Şu beş yüz dirhem dahî, hîbedir bizden size.

Gerçi Hak teâlâdır, bunları yaptıran hep,
Ve lâkin bu iş için, O sizi kıldı sebep.”

Gözleri yaşararak, aldı onu eline,
O ihtiyar hâtunu, dâvet etti evine.

Gelince kendisine, buyurdu ki: “Ey hâtun,
O ipleri pazarda, sen kaça satıyordun?”

Yirmi dirhem deyince, buyurdu ki: “Pekâlâ,
Bak sana daha fazla, gönderdi Hak teâlâ.

O Allah ki kefildir, rızkına mahlûkatın,
Rızık için boş yere, kendini üzme sakın.”

 

 

 

 

GÖRDÜĞÜN HIZIR İDİ

Osmanlı pâdişâhı, Kânûnî zamanında,
Yahyâ Efendi diye, vardı ki bir evliyâ.

Sultan, Ağabey diye, ona hitab ederdi,
Büyük zât olduğunu, bilir ve çok severdi.

Velî Yahyâ Efendi, hazret-i Hızır ile,
Sık sık görüşür idi, Allah'ın izni ile.

Pâdişâh bu durumu, çok iyi biliyordu,
Kendisi de Hızır’la, görüşmek istiyordu.

Çıktı sultan bir gece, kayıkla gezintiye,
Yanaştırıp kayığı, bir ara Ortaköy’e.

Yahyâ Efendiye de, gönderdi ki bir haber;
O da gelip bulunsun, kendisiyle beraber.

Yahya Efendi dahi, onun ricâsı ile,
Gelip bindi kayığa, yanında birisiyle.

Sultanın parmağında kıymetli yüzük vardı.
O kişi, dikkatlice o yüzüğe bakardı.

İyice farkedince, bunu Sultan Süleymân,
O kıymetli yüzüğü, çıkarıp parmağından,

Dedi ki: “Siz gâliba, bunu merak ettiniz,
Alıp daha yakından, bakıp inceleyiniz.”

O zât aldı yüzüğü, evirip çevirerek,
Atıverdi denize, hem de gülümseyerek.

Yahyâ Efendi hariç, kayıkta bulunanlar,
Çok hayret ettiler ki, acabâ bu ne yapar?

Biraz sonra o kişi inmeği arzu etti
Pâdişâh kayıkçıya; “Kıyıya yanaş” dedi.

O kişi tam inerken bir avuç su alarak,
Uzattı pâdişâha, göz altından bakarak.

Avcundaki o suda attığı yüzük vardı,
Pâdişah bunu görüp, hayretten dona kaldı.

Tutmak istediyse de, o kişinin elinden,
Lâkin o zât bir anda, kayboldu göz önünden.

Sordu Sultan Süleymân, Yahyâ Efendiye ki
“Ağabey, ne oluyor, bu olanlar nedir ki?”

“Efendim gördüğünüz, Hızır idi” deyince,
Dedi: “Bunu ne için, demedin daha önce.”

Buyurdu: “O kendini, tanıttı hükümdârım,
Lâkin siz tanımakta, geç kaldınız hünkârım.”

 

 

 

 

HAKÎKÎ SEVGİ NASILDIR?

Yahyâ bin Muâz ki, evliyânın büyüğü,
Verâ ile takvâda, vardı çok üstünlüğü.

Meşhurdu insanlara, vâz ile nasîhati,
Çok insan o sâyede, buldular hidâyeti.

Buyurdu:"Ey insanlar, gafleti atın artık,
Dünyâ uyku gibidir, âhiret uyanıklık.

Uyuyup rüyâsında, ağlarsa biri şâyet,
Uyanınca sevinir, ferâhlanır o gâyet."

Öyleyse Allah için, ağlayın ki bu demde,
Rahata eresiniz o ebedî âlemde.

Buyurdu ki: "Bir sevgi, hakîkî ise şâyet,
Bir iyilik görmekle, hiç artmaz o muhabbet,

Ve yine bir kötülük, görse de sevdiğinden,
Ona olan sevgisi, azalmaz eskisinden."

Buyurdu: "Sen ne kadar, edersen Hakk'a tâat,
İnsanlar da o kadar, sana eder itâat.

Sen Allah'a ne kadar, eylersen günah, isyân,
Sana dahi o kadar, karşı gelir çok insan."

Ve yine buyurdu ki: "Doğru, hâlis âlimler,
Sana, ebeveyninden, daha şefkatlidirler.

Zîrâ onlar katarak, gündüze gecesini,
Cehennem ateşinden, kurtarır en son seni,

Ve lâkin ebeveynin, sana merhametinden,
Kurtarır ancak seni, dünyâ felâketinden."

Buyurdu ki: "Dünyâya, aldanma, iyi tanı,
O hep dolup boşalır, sanki bir yolcu hanı.

Bugün dünyâda isen, olmazsın belki yarın,
Hazırla azığını, gaflete gelme sakın!

Elini çabuk tut da, hazırlan bir an evvel,
Zîrâ yaşayanlara, âni gelir hep ecel.

Eğlenmeyi bırak da, ibâdet yapmaya bak,
Zevk ü safâ sürmeyi, gel âhirete bırak."

Buyurdu:"Bir âlimde, varsa dünyâ sevgisi,
Onun, hiçbir kimseye, olmaz bir fâidesi.

Zîrâ kendine bile, hayrı olmaz ki zâten,
Nerde kaldı gayriyi, kurtarsın felâketten."

Buyurdu:"Şâyet ölüm, konsa idi pazara,
Ehlullah, başka şeye, vermezlerdi hiç para.

Cehennem'e götüren, amelleri işleyip,
Sonra kalkıp Cennet'e, tâlip olmak ne garip.

Ahmak şu kimsedir ki, çok günah işlerde hep,
Sonra Hak teâlânın, affını eder talep.

Akıllı da şudur ki, dünyâyı terk etmeden,
Âhiret azığını, hazır eder gitmeden.

Bilir ki âhiretin, tarlasıdır bu dünyâ,
Eker tohumlarını çalışır ekseriyâ.

Kabire girmeden önce oraya hazırlanır,
Bilir ki her mümine, orada suâl vardır.

O, ölmeden öğrenir, cevabını onların,
Bilir ki kendisine, sorulur bunlar yarın."

Buyurdu ki: "Îmânın, tam doğruysa Allah'a,
Sana, bundan kıymetli, bir nîmet olmaz daha.

Öyleyse kork ve titre îmânın gitmesinden,
Zîrâ bir kelimeyle, gidebilir o senden."

 

 

YA'KÛB-İ ÇERHÎ

Allah adamlarından, çok büyük bir evliyâ,
Gazne'nin Çerh köyünde, teşrif etti dünyâya

İlim tahsil etmeye, Herat'a gitti ilkin,
Mısır ve Buhârâ'da bulundu tahsil için.

Çeşitli âlimlerden, okuyup en nihâyet,
Zâhirî ilimlerde, aldı mutlak icâzet.

Dönmek üzereydi ki, sonra memleketine,
Behâeddîn Buhârî'nin, tutuldu sevgisine.

Onu görmek arzusu, öyle kuvvetlendi ki,
Görünmez bir bağ ile, çekildi ona sanki.

Tehir etti dönmeyi, bir hikmet vardır diye,
Gitti büyük şevk ile, Behâeddîn Buhârî'ye.

İçeriye girince, buyurdu ki bâhusus:
"Tam dönecek zaman mı, bize geliyorsunuz?"

Dedi ki: "Ey efendim, seviyorum sizi ben,
Ve çok büyük zâtsınız, biliyorum yakînen."

Buyurdu ki: "Yanılma, olabilir teşhiste,"
Dedi ki:"Resûlullah, buyurdu ki hadîste:

"Hak teâlâ sever ve seçerse birisini,
Kulların kalbine de, düşürür sevgisini."


Behâeddîn Buhârî, tebessüm eyledi ve,
Sonra "Biz azîzânız" buyurdu kendisine.

Bu Azîzân sözünü, işitince o zâttan,
Gördüğü bir rüyâyı, hatırladı o zaman.

Şöyle ki rüyâsında, denilmişti ki ona:
"Ey Ya'kûb, sen de gidip, tâbi ol Azîzân'a."

Ona karşı sevgisi, oldu daha ziyâde,
Sonra da gitmek için, istedi müsâade.

Dedi ki: "Ey efendim, gidiyorum ve lâkin,
Çâre nedir, sizleri, çok hatırlamam için?"

Çıkarıp verdi ona mübârek takkesini,
Buyurdu: "Kullandıkça hatırlarsın hep beni."

Ellerini öperek, ayrıldı huzurundan,
Lâkin memleketine, henüz vâsıl olmadan.

O zâtın muhabbeti, set oldu gitmesine,
Yarı yoldan dönerek, huzura geldi yine.

Dedi: "Yoldan çevirdi, beni muhabbetiniz,
Lütfen kabul edin de, olayım talebeniz."

Buyurdu ki: "Bu işe, büyükler verir karar,
Bakalım ki bu gece, bize ne buyururlar?

Onlar kalb câsusudur, girerler kalbinize,
Bakıp vâkıf olurlar, sizin himmetinize.

Eğer kabul ederse, sizi büyüklerimiz,
Bu gece belli olur, biz de kabul ederiz."

Ya'kûb-i Çerhî der ki: "Çıktım başım önümde,
Böyle çetin bir gece geçirmedim ömrümde.

"Kabul edecekler mi, acep bu bîçâreyi?"
Diye düşünerekten, zor geçirdim geceyi.

O sabah namazını, kılar kılmaz beraber,
Buyurdu ki: "Ey Ya'kûb, müjde, kabul ettiler."

Böylece hizmetine girdim bu büyük zâtın,
Çıkardı zirvesine, beni her kemâlâtın."

 

 

İŞ HİZMETTE

Yûnus Emre, mânevî, bir işâret alarak,
Vardı Tapduk Emre'nin hizmetine koşarak.

Otuz yıl hizmet edip, zannetti ki, kendinde,
İlerleme olmadı, mânevî âleminde.

Üzüntüden kendini, atıverdi dağlara,
Baş açık, yalın ayak, dolaşırken bir ara,

Bir gün iki kişiye, rastladı birden bire,
Onları çok severek, dost oldu onlar ile.

Yemek vakti gelince, duâ etti birisi,
O anda indi gökten, yemek dolu bir tepsi.

Üçü de yiyip içip, şükrettiler Allah'a,
Akşam vakti öbürü, duâ etti bir daha.

Yine aynı şekilde, bir tepsi indi gökten,
Öyle ki bu yemekler, nefisti ötekinden.

Üçüncüde Yûnus'a dönerek o müminler;
"Sıra sende, şimdi de, sen duâ et." dediler.

O zaman Yûnus Emre, kaldırdı ellerini,
Dedi ki: "Yâ İlâhî, mahcup eyleme beni.

Onlar kimin ismiyle, duâ ettiler ise,
O zâtın hürmetine, bir sofra gönder bize."

Duâsı biter bitmez, baktılar biraz sonra,
İndi gökten bu sefer, daha büyük bir sofra.

Dediler: "Ey arkadaş, nasıl oldu bu öyle,
Sen kimin hürmetine, duâ ettin ki böyle?"

Dedi ki: "Siz söyleyin, siz nasıl ederdiniz?
Siz kimin yüzü suyu, hürmetine derdiniz?"

Dediler: "Taptuk Emre, yanında hizmet yapan,
Yûnus'un hürmetine, istiyorduk her zaman."

Yûnus bunu duyunca, dergâha döndü yine,
Yattı Taptuk Emre'nin, kapısının önüne.

O zaman hocasının, görmüyordu gözleri,
Evde, el yordamıyla, yürüyordu ekseri.

Çıkıyorken, ayağı, takılınca bir şeye,
Dedi: "Bizim Yûnus mu, gelip yatmış eşiğe."

Ve elinden tutarak, kaldırdı onu yerden,
Yûnus, Yûnusluğunu, kazanmıştı o günden.

Dağdan odun taşırdı, yıllarca o dergâha,
O mânevî kapıdan, ayrılmadı bir daha.

Yûnus unutulmadı, yüzyıllar geçse bile,
Zîrâ hizmet etmişti, üstâdına zevk ile.

 

 

BİR NAZAR

Vaktiyle dört arkadaş, gelerek bir araya,
Tahsîl-i ilim için, geldiler Buhârâ'ya.

Zâhirî ilimleri, öğrenip bir âlimden,
İçlerine bir ateş, düşüverdi âniden.

Dediler ki: "Öğrendik, zâhirî ilimleri,
Lâkin ihlâs olmazsa, gidemeyiz ileri.

Bu ihlâsı kazanmak, mümkün olmaz bu yerde,
Yükselmemiz gerekir, bâtınî ilimlerde.

Bâtın ilmini dahi, öğrenemezsek eğer,
Bu tahsîl ettiğimiz, ilimler boşa gider."

Bir kâmil-i mükemmil, kişi bulmak üzere,
Medreseden ayrılıp, koyuldular sefere.

Bu dört gençten birinin, ismi Seyyid Atâ'dır,
Yâni Resûlullah'ın, evlâdından bir zâttır.

Semerkant yakınından, geçer iken bu gençler,
Bir ihtiyar kimseyi görür ve eyleşirler.

O kişi, çalılıktan, yakmak için evinde,
Odun topluyor idi, onların geldiğinde.

Dediler: "Şunun için, seferdeyiz şimdi biz,
Bir kâmil rehber bulup, bağlanmaktır gâyemiz."

Meğerse o ihtiyar, Zengî Atâ nâmında,
Bir kâmil kişi imiş, Semerkant diyârında.

Zengî Atâ cevâben, şöyle dedi gençlere:
"Aradığınız benim, gitmeyin başka yere."

Onlardan iki tanesi, ona tam inandılar,
Velâkin Seyyid Atâ, hiç etmedi îtibâr.

Düşündü: "Ben seyyidim, ilmim var, bu bir gerçek,
Bu siyâhî kişi mi, beni irşâd edecek?"

Kalben geçirdiyse de, bir an için bu fikri,
Yine de yapıyordu, günlük vazifeleri.

Yaptı o da yıllarca, riyâzet, mücâhede,
Lâkin bir ilerleme, pek olmadı yine de.

En son Anber Ana'ya, gelip arz eyledi ki:
"Anacığım, üstâda, şunu haber verin ki,

Seyyid Atâ soruyor: "Ne olacak benim hâlim?
Yıllarca buradayım, açılmadı bu kalbim.

Diğer arkadaşlarım, yükseklere çıktılar,
Bendeyse ilerleme, olmadı zerre kadar."

Dedi ki: "Sen bu gece, bir keçenin içine,
Sarılıp, tevâzuyla yat kapı eşiğine.

Seni böyle görürse, şefkat ile bir bakar,
Onun bir tek nazarı, sana yeter ve artar."

Seyyid Atâ o gece, girdi keçe içine,
Uzandı üstâdının, kapısı eşiğine.

O gece Zengî Atâ, namaza kalktığında,
Gördü ki biri yatar, eşiğinin altında.

Tam basacak idi ki, göğsünün üzerine,
O tutup ayağını, öpüp sürdü yüzüne.

Buyurdu ki: "Kimdir o, yatmış eşik önüne?"
Dedi: "Seyyid Atâ'yım, muhtâcım himmetine."

Buyurdu ki: "Kalk yerden, düzeldi şimdi hâlin,
Üzülme, bundan sonra, açılır artık kalbin."

O anda bir teveccüh, etti Seyyid Atâ'ya,
Çıkardı tasavvufta, en üstteki noktaya.

Onların bir nazarı, bulunmaz ganîmettir,
İnsanı en alçaktan, bâlâlara yükseltir.

Onların hürmetine, yâ Rabbî, affet bizi!
Onların sevgisiyle, tenvîr et kalbimizi.

 

 

 

ŞAŞARIM KİBİRLİYE

Hazret-i Hüseyin'in, bir mübârek oğludur,
Ve hazret-i Ali'nin, kıymetli torunudur.

Muhakkak kılar idi, her gecede bin rek'at,
Ölünceye kadar da, devâm etti bu tâat.

Çok korkardı Rabbinden, ömrünün her ânında,
Bilhassa titrer idi, abdeste kalktığında,

Sebebini sordular, buyurdu ki o zaman:
"Ben kimin huzûruna, çıkacağım birazdan?"

Bir kimse arkasından, onu gıybet etmişti.
Öğrenice, o zâta, gidip şöyle demişti:

"Affetsin Rabbim beni, doğruysa sözün şâyet,
Yok eğer yanlış ise, seni etsin magfiret."

Bir gün hasta olmuştu, ziyârete gittiler,
Sordu ki: "Ne maksatla, geldiniz bana sizler?"

Dediler ki: "Efendim, seviyoruz sizi biz."
Sordu yine onlara: "Ne için seversiniz?"

Dediler: "Allah için, severiz biz sizi hep,
Hâlistir niyetimiz, yoktur gayri bir sebep."

Buyurdu: "Allah için, ederseniz muhabbet,
Cennet nîmetlerine, erersiniz nihâyet.

Eğer dünyâlık için, sevseniz de siz yine,
Bolca kavuşursunuz, Dünyâ nîmetlerine."

Ziyârete geldiler, bir zaman kendisini,
Emretti kölesine, yemek getirmesini.

Köle, sofra elinde, çıkarken merdivenden,
Yemek dolu o sofra, kayıverdi elinden.

Altta küçük çocuğunun, üstüne düştü hem de,
Mübâreğin çocuğu, vefât etti o demde.

Köle bunu görünce, korkudan titredi hep,
Düşündü ki: "Efendim, ne cezâ verir acep?"

Buyurdu ki: "Hiç korkma, affeyledim vallahi,
Ve seni Allah için, âzâd ettim hem dahi."

Buyurdu ki: "Şaşarım, kibreden kullara hep,
Zîrâ kibirlenecek, neleri vardır acep?

Bir damlacık su idi, sonra bir leş olacak,
Bundan gayri neleri, vardır gururlanacak?"

Buyurdu ki: "Mahşerde nidâ eder bir melek:
"Fazîlet sâhipleri, kalkıversin!" diyerek.

Bir grup kalktığında, suâl eder melekler:
"Sizin fazîletiniz, dünyâda neydi?" derler.

Onlar der: "Sıkıntıya, katlanırdık durmadan,
Kötülük yapanı da, affederdik her zaman."

Melek der ki onlara: "Haydi girin Cennet'e."
Sonra nidâ eder ki:"Sabredenler nerede?"

Bir grup kalkar yine, suâl eder o melek:
"Siz dünyâda nelere, sabrettiniz?" diyerek.

Derler ki: Rabbimize, ibâdet ederken biz,
Her türlü zorluklara, sabrederdik hepimiz.

Günahlardan sakınmak, çok zor gelse de bize,
Sabreder, işlemezdik, uymazdık nefsimize."

Onlar dahi gidince, şöyle denir bu defâ:
"Allah'ın komşuları, gelsinler şu tarafa!"

Kalkar başka bir grup, nidâ eder münâdî:
"Ey insanlar, sizlerin, ameliniz ne idi?"

Derler:"Biz Allah için, sevdik birbirimizi,
Allah için ziyâret, ettik diğerimizi,

Allah için oturup, ederdik dînî sohbet,
Allah için fakîre verirdik mal ve servet.

Allah için giderdik, hep birbirlerimize,
Dünyâ karıştırmazdık, hâlis niyetimize."

Melek der ki:"Siz dahi, sonsuz kalın Cennet'te,
Bu ihlâsın meyvesi, Cennet olur elbette."

 

 

 

ÂLİMİN KIYMETİ

Vehb bin Münebbih ki, Tâbiîn-i kirâmdan,
Şiddetle kaçıyordu, her günah ve haramdan.

Buyurdu ki: “Aklı ve ilmi varsa bir zâtın,
Onu aldatmak için, gücü yetmez şeytanın.

O, binlerce câhili, parmağında oynatır,
Âlimin karşısına gelince, âciz kalır.

Dağları parçalamak, kolay gelir şeytana
Ve lâkin yaklaşamaz, böyle olgun insana.

Bir çâresini bulup, kaçar onun yanından,
Câhillere yanaşıp, saptırır yollarından.”

Dâvûd aleyhisselâm, buyurdu ki: “Ey Rabbim,
Seni aradığımda, nerde bulabilirim?”

Buyurdu: “Şu kulların, yanındayım ki her an,
Ürperir kalbleri hep, benden korkularından

Ey Dâvûd, şu kimsedir, en çok sevdiğim kişi,
Bir günah karşısında, ürperir, titrer içi.”

Dediler ki: “Ey Vehb, çok ibâdet eyleyen,
İki zâttan hangisi, üstündür diğerinden?”

Buyurdu: “Kimin çoksa, insanlara hizmeti,
Hak teâlâ indinde, onun çoktur kıymeti.

Hele uğraşıyorsa, âhiretleri için,
Daha da kıymetlidir, indinde Rabbimizin.”

Buyurdu: “Belâlara, uğrarsa insan eğer,
Bilsin ki sıkıntıyla, yaşadı her peygamber.

Aksine rahatlığa, kavuşursa o şâyet,
Bilsin ki o büyükler, etmedi buna rağbet.”

Buyurdu: “Çok uyuyan, çok yiyen, çok konuşan,
Kimseleri çok kolay, aldatır la’în şeytan.

Bir kimse ki, dînini, bilir ve korur onu,
Şeytan onu görünce, değiştirir yolunu.”

Îsâ aleyhisselâm, bir köye geldi bir gün,
Gördü ki insanların, hepsi ölmüş topyekün,

Dönüp havârilere, buyurdu: “Bakın, bu halk,
Allah'ın gazâbına, uğramışlar muhakkak.

Dağınık ölmemişler, gösterir ki bu dahî,
Birden gelmiş onlara, bu azâb-ı İlâhî.

Îsâ aleyhisselâm, nidâ etti o zaman,
Bir tânesi dirilip, ayağa kalktı heman.

Buyurdu ki: “Suçunuz, ne idi ki acabâ,
Böyle, toplu olarak, uğradınız azâba?”

Dedi ki: “Biz dünyâyı, fazla benimsemiştik,
Çocuğun annesini, sever gibi sevmiştik.

Girince kalbimize, dünyanın muhabbeti,
Gâfil olduk Allah’tan, unuttuk âhireti.

Îkâz da etmediler, bizi âlimlerimiz,
Ve bir sabah âniden, böyle oldu hâlimiz.”

Buyurdu: “Suâl ettim, tam yedi yüz âlime,
Kime denir akıllı, zekî ve zengin diye?

Öğrendim ki akıllı, soğumuştur dünyadan,
Âhiret hazırlığı, içindedir durmadan.

Zekî de rağbet etmez, dünya mâl-ü mülküne,
Aldanmaz bu geçici ve yalan zevklerine.

Zengin ise rızkına, kanâat eyliyendir,
Başkasının malına, aslâ göz dikmeyendir.”

Bu mübârek zâtların, hürmetine İlâhî,
Akıllı olanlardan, eyle sen bizi dahî.

 

 

 

ÂŞIKTI PEYGAMBERE

Tâbi’în-i kirâmdan, âşıktı Peygambere,
Her hâli, bir ibret ve nasîhatti bizlere.

İhtiyar, gözü görmez, vardı ki bir annesi,
Yok idi ondan başka, dünyâda bir kimsesi.

Yemen’de deve güder, ne verilse alırdı,
Yarısını fakîre, sadaka dağıtırdı.

Yanıp tutuşuyordu, Resûl’ün aşkı ile,
Hâtırdan çıkarmazdı, Rabbini, bir an bile.

O yaşlı annesine, yaparak her gün hizmet,
Çok hayır duâsını, almıştı uzun müddet.

İzin istediyse de, Resûlü görmek için,
Kimsesi olmayınca, vermedi ona izin.

Peygamber Efendimiz, o mübârek yüzünü,
Yemen’e çevirerek, buyurdu ki bir günü:

“Rahmet yeli esiyor, şu Yemen tarafından,
Orada, Üveys diye, vardır ki bir müslüman,


Kıyâmette o kişi, Allah'ın izni ile,
Şefâat edecektir, milyonlarca kişiye.”


Harem bin Hayyân der ki, merak ettim Üveys’i,
Bir gün onu gördüm ki, çok zâifti bünyesi.

Sordu bana: “Ey Harem, niçin geldin buraya?”
Dedim ki: “Zâtınızı, görüp de tanımaya.”

Buyurdu ki: “Bir mümin, tanıyınca Rabbini,
Lüzum yok tanımaya, O’ndan gayri birini.”

“Yine söyle!” deyince, buyurdu: “Yattığında,
Bil ki ölüm bekliyor, yastığının altında.

Günahın küçüğü de, çok büyüktür muhakkak,
Zîrâ o günahı da, nehyetti Cenâb-ı Hak.”

“Az daha söyle” dedim, buyurdu ki: “Vallahî,
Baban ve deden gibi, öleceksin sen dahî.”

Rebî’ der ki, ben Onu, gittiğimde görmeye,
Sabahı kılıyordu, başladım beklemeye.

Tesbîhini bitirip, kuşluğa kalktı hemen,
Sonra kıldı öğleyi, hiç aralık vermeden.

Bir namazı bitirip, kalkardı diğerine,
Görüşmek ümîdiyle, bekliyordum ben yine.

Böyle, üç gün üç gece, uyumadı, yemedi,
Sonunda el kaldırıp, şöyle duâ eyledi:

“Sana sığınıyorum, yâ Rabbî, şu şeylerden;
Çok yiyen karın ile, çok uyuyan gözlerden.”

Ben bunu işitince, dedim: “Yeter bu bana.
Bundan ibret almazsam, lüzum yok gayrısına.”

Bir dostu kendisini, ziyârete gelmişti,
“Nasılsınız?” deyince, şöyle cevap vermişti:

“Bir insan ki, yârına, bilmez çıkacağını,
Tahmin et, sen o kulun, nasıl olacağını.”

Dedi: “Nasîhatınla, tenvîr et biraz beni.”
Buyurdu ki: “Ey kişi, bilir misin Rabbini?”

“Biliyorum” deyince, buyurdu: “Öyle ise,
Bilme başka birini, O kâfi gelir size.”

“Bir nasîhat daha et”, deyince de Üveys’e,
Sordu ki: “Rabbin seni, biliyor mu ey kimse?”

“Elbet bilir” deyince, buyurdu ki bu sefer:
“Öyleyse başkaları, seni hiç bilmesinler.

Bir kulu ki, Allah'ı, bilirse onu şâyet,
O’ndan gayri birinin, bilmesine yok hâcet.”

Buyurdu ki: “Yükseklik, istiyorsa bir insan,
Tevâzû etmelidir, her kişiye, her zaman.

Şerefli olmak için, takvâ ehli olunuz,
Râhatlık ararsanız, tevekkülde bulunuz.”

GİZLERDİ KENDİSİNİ

Bir an geri durmazdı, Rabbine ibâdetten,
Buna rağmen kendini, gizler idi herkesten.

Kalbi Resûlullah'ın, dolu idi aşkıyle,
Aslâ unutmuyordu, Rabbini bir an bile.

Kimseyi incitmedi, incinmedi kimseden,
Her hâli insanlara, ibret oldu tamamen.

Resûlullah, vasiyet, etmişti sahâbeye,
(Bu hırkamı götürüp, verin Veysel Karânî’ye.)

Alî bin Ebî Tâlip, bir de hazret-i Ömer,
Bu mübârek hırkayı, Kûfe’ye götürdüler.

Sorup araştırdılar, onu Kûfelilerden,
Lâkin tanımadılar, Üveys’i târiflerden.

Dediler: “Üveys diye, biri var bu beldede,
Lâkin aradığınız, o değildir herhâlde.

Zîrâ divânedir o, çok tuhaftır hâlleri,
Arne denen vâdide, deve güder ekserî.

Kaçar hep insanlardan, hiç gelmez aramıza,
Çok zaman yalnız olur, sokulmaz yanımıza.

Halk ağlasa o güler, herkes gülse o ağlar,
Böyle garip biriyle, sizin ne işiniz var?”

Hazret-i Ömer Fârûk, buyurdu ki cevâben:
“Odur aradığımız, gösterin bize hemen.”

Sonra târif edilen, mahâle yürüdüler,
Yaklaşınca, Üveys'i, namaz kılar gördüler.

Bekledi Ömer Fârûk, bitirdi namâzını,
İletti hemen sonra, Resûl’ün selâmını.

Dedi: “Resûlullah'ın, size selâmları var,
Şu kendi hırkasını, size etti yâdigâr.”

Ve buyurdu ki: “Üveys, giysin de bu hırkayı,
Günahkâr ümmetime, bol eylesin duâyı.”

Veysel Karânî sevinçten, şaşkına döndü birden,
Resûl’ün hırkasını, alarak ellerinden,

Sevgi ve saygı ile, öpüp sürdü yüzüne,
Üzerine kapanıp, duâ etti Rabbine:

“Yâ Rabbî, bu mübârek, hırkanın hürmetine,
Merhamet et günahkâr, Muhammed ümmetine.”

Lâkin Veysel Karânî, kalkmadı yerden heman,
Onlar başı ucunda, beklediler çok zaman.

Öyle uzun sürdü ki, pekçok merak ettiler,
“Acabâ emr-i Hak mı, vâki oldu?” dediler.

Hatta endîşeleri, çoğaldı beklemekten,
Seslendi Ömer Fârûk, “Yâ Üveys!” diyerekten.

Başını kaldırarak, buyurdu ki: “Yâ Ömer,
Az daha bekleyip de, çağırsaydınız eğer,

Rabbim affediyordu, bu ümmeti tamâmen,
Çağırdınız, bir kısmı, kaldı affedilmeden.”

Bu Üveys-i Karânî’nin, hürmetine İlâhî,
Bu sevgiden bir nebze, ihsân et bize dahî

 

 

RABBİNİ BİLİR MİSİN?

Üç gün üstü üstüne, hiç yemek yememişti,
Dördüncü gün evinden, bir çıkayım demişti.

Yolda altın bir para, ilişti gözlerine,
(Birinden düşmüş) diye, almadı onu yine.

Sonra baktı bir koyun, geliyordu ilerden,
Ağzında altın para, gelip durdu âniden.

“Başkasınındır” diye, ona ilişmemişti,
Koyun dile gelerek, ona şöyle demişti:

“Senin kulu olduğun, Allahın kuluyum ben,
Rabbinin gönderdiği, bu rızkını al hemen.”

Aldı Veysel Karânî, o altını mecbûren,
Sonra baktı o koyun, kayboldu göz önünden.

Buyurdu ki: “Allah'ı, tanırsa biri şâyet,
Gizli kalmaz dünyâda, hiçbir şey ona elbet.

Yüksekliği aradım, baktım tevâzûdadır,
Başkanlığı aradım, gördüm nasîhattedir.

Kim ki şeref ararsa, sarılsın ibâdete,
Kim zenginlik ararsa, tutunsun kanâate.”

Geldi Veysel Karânî, Medîne beldesine,
Girdi Resûlullah'ın, mübârek türbesine.

Görünce o türbeyi, bayılıp düştü yere,
Kendine geldiğinde, dedi ordakilere;

“Götürün burdan beni, bu yerde yaşıyamam,
Ben bu yerde olursam, hayattan tad alamam.

Allah'ın Resûlünün, medfun olduğu yerde,
Benim hayatta olmam, yakışır mı edebe?”

 

 

ELİMDE BERAT YOKTUR

Allah korkusu ile ağlardı çoğu zaman,
Günah şüphesi ile, kaçardı çok mübahtan.

Hanımı demiştir ki: “Vüheyb’in her bir günü,
Ağlamakla geçerdi, görmedik güldüğünü.”

Sordular ki: “Ne için, ağlarsınız her sâat?”
Buyurdu: “Yok elimde, Cehennem'den bir berât.

Ben ve siz, bütün kullar, o kıyâmet gününde,
Geliriz hesap için, başlarımız önünde.

Allah'ın huzûrunda, hesâba çekiliriz,
Biz bunu bile bile, nasıl gülebiliriz?”

Günah işlememeye ediyordu çok gayret,
Devam üzre nefsine, ederdi muhâlefet.

Gece herkes uyurken, o ibâdet ederdi,
Âhiret derdi ile, ağlayıp yaş dökerdi.

Dediler ki: “Ne için, rağbetin yok yatmaya?”
Buyurdu ki: “Cehennem, insan bekler yakmaya.

Bir kul ki, bu ateşten, henüz emîn değildir,
O, nasıl râhat olur, nasıl uyuyabilir?”

Bir gece de ibâdet, ediyordu evinde,
Ağladı uzun süre, secdeye gittiğinde.

Gözlerinin yaşıyla, ıslandı seccâdesi,
Onun, umûmiyetle, böyleydi her gecesi.

Derdi ki: “Ne kadar çok, muhtaç isen Rabbine,
Sen dahî o kadar çok, kulluk yap kendisine.

Kudreti de ne kadar çok ise seninkinden,
Sen dahî o kadar çok, kork, titre kendisinden.

Ve rabbin ne kadar çok yakınsa sana şayet
Sen dahî o nisbette kendisinden hayâ et”

Tevekkülü o kadar, çok idi ki Rabbine,
Bakıp hayret ederdi, herkes onun hâline.

Derdi ki: “Yerler kalay, bakır olsa gök dahî,
Kapılmam endîşeye, rızık için vallahî

Zîrâ Rabbim kefildir, rızıkları vermeye,
O hâde ne lüzum var, bunu dert edinmeye?”

Annesi, içsin diye, süt verdi kendisine,
İçmeden sordu şunu, hemence annesine:

“Bu sütü sağdığınız, o koyun, bu arada,
Acep otlamış mıdır, bir yabancı mer’ada?”

Annesi söyleyince, otladığı yerleri,
İçmekten vaz geçerek, bardağı verdi geri.

Zîrâ öyle bir yerde, otlamıştı ki koyun,
O yerde hakkı vardı, insanların çoğunun.

Vâlidesi dedi ki: “Evlâdım, al iç bunu,
Affeder Hak teâlâ, hatâ eden kulunu.”

Buyurdu: “İşleyip de, bir günahı bilerek,
Sonra uygun olur mu, affolmayı beklemek?

Günah ateş gibidir, diye bilen bir insan,
Rabbine, bile bile, eder mi günah, isyân?”

 

 

OĞLUM HORASAN'A GİT!

Bir talebesi vardı, Ubeydullah Ahrâr'ın,
Yıllarca sohbetinde, bulunmuştu bu zâtın.

Horasan'dan gelerek, girmişti hizmetine,
Kavuşmuştu böylece, yüksek himmetlerine.

Yanına çağırarak, bir gün bu talebeyi,
Sordu: "Düşünmez misin, memlekete gitmeği?"

Arz etti ki: "Efendim, bir mecbûriyet hâriç,
Yanınızdan ayrılıp, gitmeği istemem hiç."

Buyurdu ki:"Evlâdım, Horasan'a git hemen,
Sıkıntı veriyorlar bana, baban ve annen."

Peki efendim deyip, gitti o Horasan'a,
Söyledi bunu aynen, anne ve babasına.

Onlar bunu duyunca, ağladılar bir nice,
Zîrâ hatâlarını, anladılar iyice.

Dediler: "Biz beş vakit, namazı müteâkip,
Ubeydullah Ahrâr'a, biraz teveccüh edip,

Ve duâ ederdik ki, peşinden Rabbimize,
Artık izin versin de, göndersin seni bize."

O dahî çok ağlayıp, gitmeğe aldı izin,
Kavuştu üstâdına, bir daha dönmeksizin.

Ubeydullah Ahrâr'ı, sevenlerden birinin,
Bir hizmetçi kölesi, var idi gâyet emîn.

Bir gün nasıl olduysa, kaybetti kölesini,
Aradı Semerkand'ın, her ücrâ köşesini.

Lâkin bulamayınca, oldu çok müteessir,
Bunun ızdırâbiyle, dünyâsı oldu zehir.

Çünkü her bir işini, yapardı o hizmetçi,
Bunun üzüntüsüyle, kavrulup yandı içi.

Gezerken yine onu, aramak gâyesiyle,
Ubeydullah Ahrâr'ı, gördü talebesiyle.

Atının dizginini, tutarak gidip derhâl,
Ağlayıp arz etti ki, "Böyledir işte ahvâl.

O benim her şeyimdi, artık siz bilirsiniz,
Bu derdimi ancak siz, hâlledebilirsiniz."

O, eliyle gösterip, köylerden birisini,
Buyurdu: "Aradın mı, şu köyde kendisini."

Dedi: Evet aradım, lâkin hepsi nâfile.
Buyurdu: "Yine ara, ordadır belki köle."

"Peki" deyip doğruca, o köye vardı hemen,
Ve buldu kölesini, o köyde hakîkaten.

Su dolu bir testiyle, şaşkın oturuyordu,
Yaklaşıp, neredeydin?, diyerek ona sordu.

Dedi: "Evden dışarı, çıkmıştım ki bir ara,
Bir atlı beni tutup, kaçırdı uzaklara.

Sonra da Köle diye, birine sattı beni,
Günlerdir görüyordum, o zâtın hizmetini.

Bu gün de göndermişti, ırmaktan su almağa,
Şu testiyi alarak, gitmiştim o ırmağa.

Doldurup tam geriye, dönecektim ki, birden,
Kendimi burda buldum, şaşırdım hayretimden.

"Rüyâ mı görüyorum, uyanık mıyım" diye,
Hayret içerisinde, dalmıştım düşünceye.

İşte bu şaşkınlıkla, bu yerde otururken,
Sizin geldiğinizi, farkettim tâ ilerden."

O kişi öğrenince, işin hakîkatini,
Anladı o velînin, büyük kerâmetini.

 

 

 

BÜYÜKLERE DANIŞIN

Ubeydullah-ı Ahrâr, Hak âşığı bir velî,
Sohbeti, insanlara, olurdu fâideli.

Şefkat ve merhameti, pekçoktu yârânına,
Her kimin derdi olsa, koşup gelirdi ona.

Kim düşse sıkıntıya, dünyâ ve âhiretlik,
O işin hâlli için, ona gelirlerdi ilk.

Yanına giren herkes, kederli olsa da pek,
Çıkıyordu mutlaka, neş'eli ve gülerek.

Öyle emir almıştı, çünkü o, üstâdından,
Girenler, sevinç ile, çıkıyordu yanından.

Buyurdu: "İnsanların, rızkını cenâb-ı Hak,
Kullarının eliyle, verir âdet olarak.

Her kim bol bol verirse muhtâçlara malını,
Çoğaltır Rabbimiz de, ona ihsânlarını.

O kısarsa, Allah da, ona kısar şüphesiz,
Yâni ihsân edene, ihsân eder Rabbimiz."

Bir gün de buyurdu ki: "Allah adamlarının,
Yalnız zâhirlerine, bakmayın aman, sakın!

Aldanır büyüklerin, dış hâline bakanlar,
İstifâde yerine, görürler büyük zarar.

Zîrâ cenâb-ı Allah, "İnsanlık sıfatları",
Altında gizlemiştir, dünyâda bu zâtları.

Kureyş kâfirleri de, Allah'ın Resûlünün,
Zâhirine bakarak, aldanmışlardı o gün.

Derlerdi ki: "Bu nasıl peygamberdir, şaşılır,
Bizim gibi yer içer, sokaklarda dolaşır."

Lâkin îmân edenler, O'na, peygamber diye,
Bakarak kavuştular, rızâ-i İlâhîye."

Buyurdu ki: "Îmânın, sûret ve aslı vardır,
Bu bâbda, bir büyük zât, şöyle buyurmuşlardır:

"Senelerdir îmânı, anlattım zaman zaman,
Ve lâkin üçü beşi, geçmedi tam anlayan."

Bu sözün hikmetini, hocamdan suâl ettim:
"İmânı tam anlamak, niçin zordur efendim?

Âmentü'nün îzâhı, var din kitaplarında,
Onu da her müslüman, ezber eder ânında."

Buyurdu: "Âmentü'yü, bilip ezberlemekle,
Îmânın hakîkati, kolayca geçmez ele.

Asıl îmân şudur ki, Allah'tan korkusundan,
Bir küçük günah bile, geçirmez hâtırından.

Meselâ kul hakkını, düşündüğünde o zât,
Ayağını uzatıp, yatamaz rahat rahat."

Bir gün de buyurdu ki: "Kardeşim aman sakın,
Büyüklere sormadan, bir işe kalkışmayın!

Yanılır ekseriyâ, çünkü sizin aklınız,
Sonu pişmanlık olur, sormadan yaparsanız.

Hâlbuki akl-ı selîm, sâhibidir büyükler,
Her kararda, doğruyu, isâbet ettirirler.

Kendi aklını atıp, kim uysa bu zâtlara,
Dünyâ ve âhirette, uğramaz bir zarara.

Her kim de beğenirse, yalnız kendi aklını,
Kabûllenmiş demektir, o kendi zararını.

Hâlbuki bir müslüman, bir iş yapmadan önce,
Bir Allah adamına, danışırsa güzelce,

Hayırsız olsa bile, netîcesi o işin,
Hayra tebdîl olunur, ona sorduğu için."

 

 

 

BİR BARDAK SU

Sultan, Ebü'l-Vefâ'dan, etti ki bir gün niyâz:
"Efendim benim için, nasîhat edin biraz."

Buyurdu ki: "Ey sultan, sen bu halka "Çoban"sın,
Onun için teb'ana, zulmetme aman sakın!

İnsâf ve adâletle, hükmedersen sen eğer,
Allah saltanatını, uzun ömürlü eder.

Ve eğer milletine, yaparsan ezâ cefâ,
Hak teâlâ bu mülkü, senden alır bu defâ.

Ey emîrel müminîn, düşün ve aç gözünü,
Beyhûde şeyler ile, geçirme şu ömrünü.

Hiç şüphen olmasın ki, bir gün sen de ölürsün,
Yaptığın her amele, bir karşılık görürsün!

Öyleyse öyle amel, icrâ et ki bu günde,
Göresin faydasını, yârın mahşer gününde.

Bu gün her ne yaparsan, yârın çıkar karşına,
Allah'a gizli yoktur, O, her şeye âşinâ.

Sonra hiç unutma ki, bir damla sudur aslın,
Sonra ölüp bir avuç, toz toprak olacaksın!

İstifâde ettiğin, şu güzelim âzâlar,
Allahü teâlânın, sana ihsânıdırlar.

Akıl, şuur ve idrâk, el ayak, göz ve kulak,
Hepsini senin için, bahşetti cenâb-ı Hak.

Hepsi âhenk içinde, çalışır muntazaman,
Bu nîmetin şükrünü, yapabilir mi insan?

Hak teâlâ sana hem, ayrıca da bir nîmet,
Verdi ki, senin emrin, altındadır şu millet.

Lâkin bu insanların, hesâbı âhirette,
Tek be tek hepsi senden, sorulacak elbette.

Başladı ağlamaya, sultan duygulanarak,
İçi yanıp birinden, su istedi bir bardak.

Getirilen o suyu, tam içerken bu defâ,
"Dur, hemen içme" dedi, sultana Ebü'l-Vefâ.

Buyurdu: "Bir sahrâda, farz et bulunuyorsun,
İçmeğe bir damla su, bile bulamıyorsun.

Susuzluğun o kadar, çoğalsa ki, sonra da,
Ölecek gibi olsan, nihâyet o sahrâda.

Son anda biri gelse ve elinde şu bardak,
Geçip senin karşına, o bardağı tutarak,

Dese ki: "Servetinin, yarısını verirsen,
Suyu sana veririm", ne cevap verirsin sen?"

Dedi: "İstediğini, veririm hemen elbet,
Zîrâ ben ölüyorken, neye yarar o servet?"

Buyurdu ki: "Pekâlâ, verdin istediğini,
Suyu içip ölümden, halâs ettin kendini.

Ve lâkin bu sefer de, idrâr yapamıyorsun,
Öyle ki sancısından, bir an duramıyorsun.

O zaman da o kimse, dese ki sana yine,
"Kavuşturabilirim, seni ben sıhhatine.

Ve lâkin servetinin, öbür yarısını da,
Vermelisin" der ise, verir misin onu da?"

Sultan hiç tereddütsüz, dedi: "Elbet veririm,
Zîrâ ben kıvranırken, neye yarar servetim?"

Buyurdu ki: "Öyleyse, şu bir bardak su kadar,
Değeri bulunmayan, bir servet neye yarar?

Ârif olan, bu mala, verir mi değer kıymet?
Kalbinde hiç besler mi, ona sevgi, muhabbet?"

Sultan, Ebü'l-Vefâ'nın, öperek ellerini,
Dedi: "Çok haklısınız, affedin lütfen beni."

 

 

SEYYİDLERİ ÜZMEK

Bir zamanlar Irak'ta, Berzencî ve Hayderî,
Nâmında iki büyük, kabîle var idi ki,

Bunların arasına, girerek bir husûmet,
İlerleyip savaşa, döndü bu en nihâyet.

Ne kadar sözü geçen, îtibârlı adamlar,
Araya girdiyse de, mâni olamadılar.

Çâresizlik içinde, dedi ki bir çokları;
"Nehri'de Seyyid Tâhâ, barıştırır bunları."

Bir heyet tertîb edip, yollandılar Nehri'ye,
Ve bunu arz ettiler, Tâhâ-i Hakkârî'ye.

Dediler: "İşte böyle, çok müşkîldir vaziyyet,
Bunu hâlletmek için, buyursanız bir himmet.

Şu an iki kabîle, savaşmak üzeredir,
Kalmadı başka çâre, bütün ümit sizdedir."

Hem dînî, hem insânî, vazîfe olduğundan,
Kabûl edip, onlarla, Irak'a oldu revan.

Hâdise mahalline, gelirken yavaş yavaş,
Başlamak üzereydi, neredeyse bir savaş.

Lâkin teşrîf edince, oraya bu velî zât,
Ânında sona erdi, bu büyük fitne fesat.

Zîrâ iki taraf da, görüp Seyyid Tâhâ'yı,
Ânında bıraktılar, bu döğüş ve kavgayı.

Ve çok büyük hürmetle, onu karşıladılar,
Sonra birbirleriyle, barışıp anlaştılar.

Bu mahalden Nehri'ye, dönerken bu büyük zât,
Bir çeşmenin başında, eyledi istirahat.

Yanlarında bin kişi, vardı ki o zamanlar,
Buyurdu herbirine bir teveccüh ve nazar.

Bu, öyle bir teveccüh ve öyle nazardı ki,
Çok az vâki olmuştu, târihte bunun gibi.

Zîrâ o teveccühte, vardı ki bir bereket,
Beşyüz kişi bir anda, oldu ehl-i kerâmet.

Bir gün de seyyidlerden, iki kişi, bir ara,
Bir hayli hediyeler, yükleyip katırlara,

Hediye etmek için, Tâhâ-i Hakkârî'ye,
Irak'tan yola çıkıp, gelirlerdi Nehri'ye.

Lâkin Mûsâ Bey diye, bir münâfık, onları,
Durdurup, yükleriyle, gasbetti katırları.

O iki seyyid ise, üzülüp bu vak'aya,
Gelip haber verdiler, bunu Seyyid Tâhâ'ya.

O da bu münâfığa, gönderdi ki bir haber:
"Peygamber evlâdıdır, üzdüğün bu kimseler

Bunun için onlara, gösterip saygı hürmet,
Derhâl katırlarını, onlara iâde et.

Yükler bana âitti, olsunlar onlar senin,
Ve lâkin kalplerini, kırma bu seyyidlerin."

Mûsâ Bey, bu haberi, aldı ise de, fakat,
Onun bu ricâsına, etmedi hiç iltifat.

Onun bu tutumunu, öğrenip Seyyid Tâhâ,
Ona, başka biriyle, saldı bir haber daha.

Yine dinlemeyince, çok üzüldü bu hâle,
Artık Hak teâlâya, etti onu havâle.

Günlerden Cumâ idi, evinde o münâfık,
Gece yatmak üzere, yapıyorken hazırlık.

Midesine şiddetli, bir ağrı saplanarak,
Ölüp gitti o gece, durmadan bağırarak.

Kapkara, kömür gibi, olmuştu cenâzesi,
Seyyidleri üzmenin, bu oldu netîcesi.

 

TERZİ BABA

Erzincan’da yetişen, bir büyük evliyâdır,
Ledünnî ilimlerde, o, geniş bir deryâdır.

Anne ve babasının, isteği üzerine,
Küçükten başlamıştı, terzilik mesleğine.

Dünyâya zerre kadar, hiç etmezdi muhabbet,
Âhiret ahvâline, ediyordu hep rağbet.

Her iğne batırışta, zikrederdi Rabbini,
Zîrâ Allah sevgisi, doldurmuştu kalbini.

İğneyi çekerken de, Allah derdi o yine,
Zîrâ O’ndan gayrisi, hiç gelmezdi kalbine.

Halîm ve selîm olup, mütevâzi idi pek,
Hâlini, insanlardan, gizler idi Mübârek.

Fakîrleri çok sever, bunu belli ederdi,
Onlar ile oturmak, çok hoşuna giderdi.

Bir fakîr seyyah geldi, Erzincan’a bir zaman,
Üstündeki paltosu, görünmezdi yamadan.

Kirli ve yırtık idi, sökülmüştü her yeri,
Onu diktirmek için, gezdi hep terzileri.

Ve lâkin hiç birisi, dikmedi paltosunu,
Hattâ eline bile, almadı kimse onu.

O zavallı fakîre, hiç kıymet vermiyerek,
Savdılar başlarından, istihzâ eyleyerek.

Dediler ki: “Şurada, git bul Terzi Baba’yı,
O diker üstündeki, bu pejmürde abayı,

Böyle âdi işleri, vaktimiz yok yapmaya,
Götür bunu, o yapsın, gelme artık buraya.”

Zavallı fakîr yolcu, buldu Terzi Baba’yı,
Dedi: “Diker misiniz, üstümdeki abayı?”

Buyurdu ki: “Tabiî, bırak onu sen bana,
İnşallah hemen başlar, bitiririm yarına.”

Aldı onu, yıkadı, temizledi ilk önce,
Söküklerini dikip, tâmir etti güzelce.

Ertesi gün o fakîr, geldiğinde dükkâna,
“Paltonuz hazır” deyip, kalktı ve verdi ona.

Lâkin öyle bir hâle, getirmişti ki onu,
Fakîr tanıyamadı, kendinin paltosunu.

Zîrâ baktı, yıkanmış, temizlenmiş, dikilmiş,
Yepyeni gördü onu, sanki hiç giyilmemiş.

Çok sevinip şükretti, Allahü teâlâya,
“Borcum ne kadar?” diye, sordu Terzi Baba’ya.

Buyurdu ki: “Borcun yok, âfiyetle giy onu,
Zîrâ ben, Allah için, diktim senin paltonu.”

Fakîr açtı elini, dedi ki: “Yâ İlâhî!
Evliyâ kullarından, eyle sen, bunu dahî.”

O günlerde Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî de,
Talebesinden olan, Abdullah-ı Mekkî’ye,

Bir icâzet vererek, demişti ki kendine:
“Sen de bu emâneti, verirsin bir ehline.”

Gönderdi sonra onu, hemen Anadolu’ya,
Ki aldığı feyzleri, saçıversin oraya.

Buyurdu: “Oralarda, bulunca bir ehlini,
O nasipli kimseye, ver bu emânetini.”

“Peki efendim!” deyip, bir grup insanlarla
Anadolu’ya doğru, Bağdat’tan çıktı yola.

Mesâfeler katedip, Erzurum’a geldiler,
Oradan da Erzincan, şehrine yöneldiler.

Erzincan sınırına, yaklaşınca mübârek,
Bir an yoldaşlarına, yüzünü döndürerek,

Dedi ki: “Hocamızdan, aldığım emâneti,
Vereceğim o şahsın, yakındır vilâyeti.

Zîrâ bana bir koku, geliyor ki bu yerde,
O zât, bu yakınlarda, bir yerdedir belki de.”

Erzincan sınırına, doğru ilerledikçe,
O kokunun şiddeti, artıyordu gittikçe.

Ne zaman ki az sonra, Erzincan’a geldiler,
Gökyüzünden o yere, nûr yağıyor gördüler.

Hem Abdullah-ı Mekki, hem dahî diğerleri,
Gördüler gökten inen, o nûr-u illâhîyi.

“Aradığım şehir, burasıdır” diyerek,
Kenar bir mahâllede, ikâmet eylediler.

Onlar teşrîf edince, bu beldeye nihâyet,
İnsanlar akın akın, eylediler ziyâret.

Her gelen hayran kaldı, onun sohbetlerine,
Ziyâretçi sayısı, çoğaldı günden güne.

Lâkin o, gelenlere, tek tek dikkat ederek,
Birini arıyordu, emâneti verecek.

Nihâyet Terzi Baba, teşrîf etti oraya.
O içeri girince, hemen kalktı ayağa.

Çağırıp, tam yanında, oturttu kendisini.
Şaşırttı bu iltifat, cemâatin hepsini.

Ona olan ilgiden, hayrete düştüler hep,
Dediler: “Bir terziye, bu iltifat ne acep?”

Lâkin o, görüyordu, onun temiz kalbini,
Zîrâ erbâbı anlar, mücevherin kadrini.

Sonra Terzi Baba’ya, buyurdu ki: “Kardeşim!
Bende bir emânet var, hocamdan almış idim.

Seni lâyık görürüm, emâneti vermeye,
Sen buna müstehaksın, vermem onu gayriye,

Bu, sana çok menfaat, çok nîmet sağlayacak,
İnsanlar akın akın, sana doğru koşacak.

Bunun için sâdece, sen Allah diyeceksin,
Onun karşılığında, çok şeye ereceksin.”

Dedi ki: “Ey efendim, nedir aslı bu işin?
Ben aslâ Allah demem, dünyalık bir şey için.”

Buyurdu ki: “Kardeşim, bu sözün ne güzeldir,
Benim dahî murâdım, bunu temin etmektir.

Benim bu teklîfime, evet dersen sen hemen,
Dünyâ muhabbetinden, kurtulursun tamâmen.

Bu, öyle bir nîmet ki, benzeri yoktur daha,
Dünyâdan uzaklaşıp, yaklaşırsın Allah'a.

Sen bu güzel sözünle, isbat ettin kendini.
Mübârek olsun sana, uzat şimdi elini.”

Sonra bir himmet ile, baktı Terzi Baba’ya,
Yükseltti tasavvufta, çok yüksek bir noktaya.

Değişti, olgunlaştı, o anda birden bire,
Kavuştu çok kıymetli, mânevî nîmetlere.

Abdullah-ı Mekkî’nin, bir himmetli nazarı,
Bir anda yükseklere, çekti o bahtiyârı.

Birkaç gün daha kalıp, yanında, en nihâyet,
Verdi Terzi Baba’ya, o gün mutlak icâzet.

O günden îtibâren, girdi başka bir hâle,
Zîrâ o, tasavvufta, ermişti tam kemâle.

Mânevî ilimlerin, deryâsına dalmıştı,
Artık o, büyük âlim, yüksek velî olmuştu.

Her konuştuğu hikmet, ibretti her bakışı,
Değişmişti bir anda, onun hayat akışı.

İnsanlar da bu hâli, başladı fark etmeye,
Gelmeye başladılar, ondan istifadeye.

Sohbetini dinleyen, kendinden geçiyordu,
Bu dünyâdan soğuyup, Hakk’a yaklaşıyordu.

Gelen hayran olurdu, onun yüksek hâline,
Zîrâ nûr saçıyordu, o herkesin kalbine.

Ziyâretçi sayısı, gün be gün artıyordu,
Bâzıları bu işe, mânâ veremiyordu,

Hakkında dedi-kodu, başladı en nihâyet,
Zîrâ kötü insanlar, eksik değildi elbet.

Derlerdi: “Bildiğimiz, şu câhil Terzi Baba,
Halk niçin akın akın, ona gider acabâ?”

Önce, yalnız câhiller, söylerdi böyle, ancak,
Sonra okumuşlar da, etti buna iştirak.

Bâzı ilim ehli de, katılınca onlara,
Erzincan’ın müftisi, şöyle dedi o ara:

“İmtihana çekelim, çağırarak kendini,
Cevap veremeyince, o da bilsin haddini.

Deriz ki: “Terzi Baba, habersizdir ilimden,
Gitmesin kimse ona, bu günden îtibâren”

Dâvetiye gönderdi, sonra Terzi Baba’ya;
“Filan gün, filan sâat, lütfen gelin buraya!”

O imtihan günü de, gelmiş idi nihâyet,
Terzi Baba dâvete, etti o gün icâbet.

Gördü ki Erzincan’da, ne kadar hoca, hâfız,
Kim varsa din adamı, müezzin, imâm, vâiz.

Toplanmışlar bir yere, bu zevâtın cümlesi,
Teşekkül ettirmişler, bir imtihan meclisi.

İçeri girer girmez, sual etti müftîye:
“Beni, ne maksat ile, dâvet ettiniz?” diye.

Dedi: “Seni buraya, çağırdık imtihana,
Bâzı dînî suâller, soracağız biz sana.”

Sordu Terzi Baba’ya, fıkıhtan birkaç suâl,
Lâkin o, doyurucu, cevaplar verdi derhâl.

Gâyeleri zor sorup, susturmaktı kendini.
O ise cevap verip, mahcup etti hepsini.

Son olarak sordu ki: “Peki ey Terzi Baba!
Sıfât-ı sübûtiyye, kaç tanedir acaba?”

Buyurdu ki: “Sekizdir, sıfât-ı sübûtiyye,
Ve lâkin size göre, sanki inmiş yediye.

Hayat, ilim, irâdet, kelâm, tekvîn, sem’, basar
Sıfat-ı sübûtiyye, size göre bu kadar.”

Şaşırdı müfti birden, dedi: “Ey Terzi Baba!
Ne demek istiyorsun, bu sözünle acaba?”

Buyurdu ki: “Ey müftî, sözüm açıktır gâyet,
Sıfât-ı sübûtiyye, sekizdir hepsi elbet,

Lâkin bu, Erzincan’da, sanki inmiş yediye
Yok mudur size göre, kudret-i ilâhiyye?

Mâlesef Erzincan’da, yaşayan bu ahâli,
İnkâr mı ederler ki, kudret-i ilâhîyi.

Allah'ın kudretine, inansalardı eğer,
Bu dedi-kodulara, vermezlerdi bir değer.

Derlerdi ki, “Bu terzi, ümmîdir gerçi, fakat,
Onu âlim yapmaya, kâdirdir cenâb-ı Hak.

Zîrâ her an, her şeye, kâdirdir Hak teâlâ,
Bir ümmîyi, bir anda, yapabilir evliyâ.”

Böyle bilseler idi, Allahü teâlâyı,
İmtihan etmezlerdi, şimdi Terzi Baba’yı.”

Mahcup oldu bu sefer, müftî ile o hey’et,
Dediler ki: “Siz büyük, bir velîsiniz elbet.”

Ellerine kapanıp, özürler dilediler,
“Bilmeden sizi üzdük, bizi affet” dediler.

O, Erzincan halkını, yıllarca etti tenvîr,
Kararmış gönüllere, verdi çok feyiz ve nûr

Bin sekiz yüz kırk yedi, yılında bu velî zât,
Yine bu memlekette, eyledi Hakk’a vuslat.

Hayattayken feyz ve nûr, saçıyorken kalbinden,
Şimdi aynı feyzleri, saçmaktadır kabrinden.

Erzincan halkı onun, kıymetini bilirler,
Onu her vesîleyle, ziyârete giderler.

Zîrâ o, o beldenin, feyz ve bereketidir,
Onun vesîlesiyle, çok murâda erilir.

Erzincan, onun ile, olmaktadır Erzincan,
Zîrâ onunla gelir, bu beldeye rûh ve can.

Yâ Rab, Terzi Baba’nın, hatır ve hürmetine,
Rahmet eyle bizlere ve hemşehrilerine.

 

 

MİNDERİN ALTINDA

Bir zamanlar birinin, bir zâta borcu vardı,
O devrin parasıyla, beş yüz akçe kadardı.

Bunu ödemek için, çok çalıştığı hâlde,
Bir türlü biriktirip, veremedi yine de.

Alacaklı o adam, zaman zaman gelerek,
İsterdi parasını, hem de sitem ederek.

"Biraz mühlet ver diye yalvardıysa da ona,
O mühlet vermeyince, çok üzüldü o buna.

Bir velînin kabrine, gitmeye karar verdi,
Onu vâsıta edip, şöyle duâ eyledi:

"Mâlumdur elbet sana, yâ Rabbî, benim hâlim,
Bu velî, hürmetine, yardımcım ol sen benim.

Ödeyebilmem için, beş yüz akçeyi buna,
Bu borcum miktarınca, parayı gönder bana."

O velî hürmetine, duâ edip dönerken,
Şâbân-ı Velî geldi, aklına onun birden.

Huzûruna vardı ki, kimse yoktu evinde,
Diz çökmüş otururdu, ibâdet mahallinde.

O içeri girince, gösterip minderini,
Buyurdu: "Gel al bunun, altındakilerini."

Hâlbuki henüz ona, bir şey söylememişti,
Ondan başka kimse de, yanına gitmemişti.

Çekinerek oradan, bir miktar para aldı,
Ve lâkin utancından, hepsini alamadı.

Allah'ın velî kulu, buyurdu ki o zaman:
"Rabbimin ihsânıdır, al hepsini oradan."

"Peki" deyip o dahi, alıverdi hepsini,
Şâbân-ı Velî ise, kaldırdı ellerini,

Acıyıp onun için, duâ etti Allah'a:

"Yâ Rabbi, bu kulunu, darda koyma bir daha."

Bu kişi hem parayı, hem duâyı aldı ve,
Sevinç ve huzûr ile, döndü ve geldi eve.

Oradan getirdiği, paraları çıkardı,
Saydığında gördü ki, tam da borcu kadardı.

Gitti hemen koşarak, o alacaklısına,
Borcunu ödeyerek şükretti Mevlâsına.

Yâ Rabbî, kul borcundan bizi de eyle halâs,
İhsân et kalbimize, kavî îmân ve ihlâs.

 

ÖĞÜNMEĞE DEĞER Mİ?

Bir gün Şakîk-i Belhî, hac için çıktı yola,
Bağdat'a vardığında, bir müddet verdi mola.

Hârun Reşîd, Şakîk'in, Bağdat'a geldiğini,
Duyunca dâvet etti, yanına kendisini.

Geldiğinde dedi ki: "Nasîhat eyle bana."
Buyurdu ki: "Ey Hârun, al aklını başına!

Hükümdar olmak ile, mühim bir mevkîdesin,
Sen şu büyük zâtları, rehber edinmelisin!

Rabbimiz Ebû Bekr-i Sıddîk'ın makamını,
Sana ihsân etti ki, veresin tam hakkını.

O nasıl doğru ise, sen de öyle olasın,
Onun gittiği yoldan, aslâ ayrılmayasın!

Ve verdi ki hazret-i Ömer'in makamını,
Sen de ayırt edesin, haktan bâtıl olanı.

Osmân-ı Zinnûreyn'in, makamını da sana,
Verdi ki sarılasın, hayâ ile ihsâna.

Hazret-i Ali'nin de, makamını verdi ki,
Sen de ilim sâhibi, olasın onun gibi!

Sen bu büyük zâtların yolundan ayrılırsan,
Şimdiden Cehennim'in, azâbına hazırlan!"

Hârun dedi ki: "Devâm et, öğütlerin ne güzel."
Buyurdu ki: "Ey Hârun, dikkat et, kendine gel!

Aldanma bu dünyânın, mal ve saltanatına,
Âhirette bunların, faydası olmaz sana.

Düşün şimdi bir çölde, günlerce kaldığını,
Hararetten susayıp, pekçok bunaldığını.

Tam ölecek duruma, gelmişken susuzluktan,
O anda biri gelse, hem de serin su satan.

Senin de susuzluktan, yanmışken böyle için,
Ne kadar mal verirsin, o suyu almak için?"

Dedi ki: "Ne isterse, veririm her serveti,
Olur mu hiç o zaman, malın ehemmiyeti?"

Buyurdu: "Yarısını, isterse servetinin,
Verir miydin meselâ, o suyu almak için?"

Hârun Reşid dedi ki: "Verirdim hemen elbet,
Zîrâ ben ölüyorken, neye yarar bu servet?"

Buyurdu ki: "Pekâlâ, içtin ve kandın suya,
Lâkin atamıyorsun, o suyu dışarıya,

Yâni bir damla bile, idrar yapamıyorsun,
Şiddetli sancı ile, kıvranıp duruyorsun.

O sırada biri de, çıkagelse âniden,
Dese ki kurtarırım, seni ben bu derdinden.

Ve lâkin servetinin, öbür yarısını da,
Bu kimse isteseydi, verir miydin onu da?"

Dedi: "Gâyet tabiî, seve seve verirdim,
Zîrâ ben kıvranırken, neye yarar servetim?"

Buyurdu ki: "Öyleyse, övünme malın ile,
Bir içimlik su kadar, kıymeti yokmuş bile."

Hârun Reşid ağlayıp, dedi: "Söyle az daha."
Buyurdu ki: "Ey Hârun, tövbe et, dön Allah'a!

Tövbeyi bir an bile, aslâ geciktirme ki,
Tövbe etmeden önce, ölebilirsin belki.

Muhakkak pişman olur tövbeyi geç yapanlar,
Zîrâ ecel çok zaman, âni gelip yakalar."

Bu mübârek velînin hürmetine İlâhî,
Pişman olmayanlardan, eyle sen bizi dahi.

 

 

 

AKILLI KİMMİŞ

Bir gün zengin birisi, Şakîk hazretlerine,
Gelip şöyle söyledi, o gün kendilerine:

Dedi ki: “Ey efendim, ben zengin bir kimseyim,
Her ihtiyacınızı, karşılamak isterim.”

Bu teklîfi dinleyip, buyurdu ki: “Kardeşim!
Olabilir ve lâkin, şartlarım vardır benim.

Bana verdiğin için, malın noksanlaşırsa,
Veya hırsız gelip de, malların çalınırsa,

Yâhut da vaz geçersen, ilerde bu fikrinden,
Bir kabâhatim ile, dönersen niyetinden.

Yâhut vefât edersen, bir gün âni olarak,
Nafakasız kalırsam, o zaman ne olacak?

Bütün bu hususlarda, temin edersen beni,
Derhâl kabûl ederim, senin bu teklifini,

Zîrâ şu ân rızkımı, verir ki öyle bir zât,
Bütün bu hususlara, kefildir kendi bizzat.

Saçar ihsânlarını, mahlûkatın hepsine,
Yine bir zarar gelmez, O’nun hazînesine.

Her canlının rızkını, verir de fazla fazla,
Yine hazînesinde, azalma olmaz asla.

Hem o kadar çoktur ki, şefkât ve merhameti,
Kulları yapsalar da, her türlü kabâhati.

Buna rağmen, bakmayıp isyankâr hâllerine,
Kesmez rızıklarını, devamlı verir yine.

Ayrıca, O’nun için, ölüm yok, etmez vefât,
Bütün bu hususlardan, berîdir her ân o zât.

Böyle kudretli biri, kefilken şimdi bana,
Niçin O’nu bırakıp, gideyim başkasına?

Her ayıp ve kusurdan, uzak olan Rabbimi,
Bırakıp, bir âcize, gitmem akıl işi mi?”

O zengin bu sözleri, dinleyince Şakîk’ten,
Mahcup ve pişman oldu, yaptığı bu tekliften.

 

 

GAFLETTEN UYANMAK İÇİN

Mevlânâ otururken, bir havuz kenarında,
GeldiŞems-i Tebrîzî ve oturdu yanında.

Gördü ki Mevlânâ'nın, yanında kitaplar var,
Onları göstererek, sordu ki: "Nedir onlar?"

Arz etti ki: "Babamın, yazdığı kitaplardır,
Hepsi de inci gibi, kıymette bî-bahâdır."

Şems onları isteyip, aldı kendi eline,
Ve kaldırıp hepsini, attı suyun içine.

Mevlânâ çok üzülüp, dedi: "Eyvâh, pederden,
Kalan kitaplarımın, tamamı gitti elden."

Lâkin Şems-i Tebrîzî, elini uzatarak,
Çıkardı herbirini, hem de kuru olarak.

Mevlânâ görünce de, ondan bu kerâmeti,
Daha da sağlam oldu, ona teslîmiyeti.

Öyle ki sarsılmaz bir kale gibi oldu tam,
Sohbetine daha çok, aşk ile etti devam.

Evlâdı Sultan Veled, der ki: "Şems-i Tebrîzî,
Ansızın gelip gördü, bir gün pederimizi.

Öyle ki, babam onun, dururken huzûrunda,
Yok olmuştu gölgesi, o velînin nûrunda.

Önce herkes babama, tâbi iken, bu sefer,
Babam Şems'e uydu ve oldu onda cansiper.

Şems ona anlattıkça, Allah'ın sevgisinden,
Babam şevkle dinleyip, geçerdi kendisinden.

Bu şekilde aylarca, devam etti bu sohbet,
Çok yüksek makamlara, erdi babam nihâyet."

Şems-i Tebrîzî ile, Mevlânâ hazretleri,
Sohbet ediyorlardı, geceleri ekserî.

Yine bir gün gecenin, bir mehtaplı ânında,
Sohbet ediyorlarken, medresenin damında,

Baktı Şems-i Tebrîzî, etrafına birazcık,
Buyurdu: "Hiç bir evde, görünmüyor az ışık,

Ölü gibi, gafletle, uyuyor bu kimseler,
Keşki kalkıp Allah'a, ibâdet eyleseler,

Zirâ kim, az sıkıntı, çeker ise bu günde,
Görmez fazla ızdırap, yarın mahşer gününde."

O böyle söyleyince, hazret-i Mevlânâ da,
Ellerini kaldırıp, duâ etti o anda.

Dedi: "Şems-i Tebrîzî, hürmetine İlâhî,
Uyandır ölü gibi, yatan bu ahâlîyi."

Mevlânâ hazretleri, edince böyle duâ,
Başladı gök yüzünde, bulutlar toplanmağa.

Şimşek çakıp, kuvvetle, gök gürledi peşinden,
Uyandı şehir halkı, bu gök gürlemesinden.

Civardaki evlerden, sesler yükseliyordu,
Herkes korkularından, "Allah Allah" diyordu.

Hazret-i Şems buyurdu: "Nasıl şimdi insanlar,
Bu yalancı uykudan, bu sesle uyandılar,

Hakîkî uykudan da, uyanmaları için,
Teveccühü gerekir, bir veliyy-i kâmilin,

Bir Allah adamının, mevcûdiyeti ile,
Gafletten uyanırlar, bir şehir halkı böyle."

 

MÜHİM OLAN GÖNÜLDÜR

Ebû Bekr-i Şiblî ki, âşıktı Zülcelâle,
Ve tasavvuf yolunda, ermişti tam kemâle.

Nefsî arzûlarının, yapmazdı bir tekini,
Yaşıyan ölü gibi, addederdi kendini.

Bir elbise yaptırdı, üstüne yeni, düzgün,
Ve onu giyinerek, dışarı çıktı bir gün.

Gördü kimin üstünde, var ise, yeni esvâb,
İnsanlar onun ile, oluyor hep muhâtab.

Kimin üzerinde de, varsa eski elbise,
Onlarla ilgilenen, olmuyordu hiç kimse.

İşbu hâl, kendisine, oldukça etti tesir,
Durdu, düşündü biraz, oldu çok müteessir.

Oracıkta evine, dönerek tekrar yine,
Eski elbisesini, giyindi üzerine.

Dediler ki: "Efendim niçin böyle ettiniz?
Yenileri çıkarıp, tekrar eski giydiniz?"

Buyurdu: "İnsanların, hâline ettim nazar,
Çok taaccüp eyledim, üzüldüm bî-ihtiyar.

Gördüm ki hep insanlar, bakıyor dış kalıba,
Halbuki mühim midir, giyilen kaftan, abâ?

Hak teâlâ indinde, zâhir mühim değil hiç,
Mühim olan gönüldür, her şey onda mündemiç.

Bakmıyor Hak teâlâ, kişinin dış hâline,
Lâkin nazar ediyor, niyetine, kalbine.

Zarftan daha ziyâde, mazruftur mühim olan,
Zîrâ niyete göre, hüküm verir Yaradan.

Kalbi bozuk bir kişi, giyse kıymetli libâs,
Ne kıymeti vardır ki, azâbdan olmaz halâs.

Kalbi mâmur olan da, çul giyse üzerine,
Hak teâla indinde, makbûldur o kul yine.

Zîrâ cenab-ı Allah, kalblere nazar eder,
Kalbleri ihlâs ile, süslemektir tek hüner.

Eğer ki bu ihlâstan, mahrum ise bir gönül,
Rızâ-i ilâhîye, edemez hiç temâyül."

 

 

DÜNYÂ GÖLGE GİBİDİR

Şumeyt ibni Aclân ki, Tâbiîn-i izâmdan,
Pek fazla korkuyordu, Allahü teâlâdan.

Derdi ki: "Ey dünyânın, peşi sıra koşanlar!
Siz ona koşsanız da, dünyâ hep sizden kaçar.

Dünyâ gölge gibidir, önünüzden gider hep,
Gölgesine yetişen, bir kimse var mı acep?

Eğer ki yüz çevirip, kaçsaydınız siz ondan,
Bu sefer de o sizin, koşardı arkanızdan.

Dünyâ çok vefâsızdır, bir üzüntü, bir sevinç,
Böyle bir yalancıya, insan aldanır mı hiç?

Ey insan, bilir misin, dünyâ denen şey nedir?
Dünyâ seni Allah'tan, alıkoyan şeylerdir.

Kadın, çocuk, mal, mevkî ve makam düşüncesi,
Eğer böyle iseler, dünyâdır her birisi.

Unutturmuyor ise, Allah'ı bunlar eğer,
Dünyâ denmez bunlara, hepsi de nîmettirler.

Buyurdu: "Ey insanlar, biliniz ki pek âlâ,
Sizi, âhiret için, yarattı Hak teâlâ.

Böyle iken bir mümin, bırakıp âhireti,
Dünyâya sarılırsa, ne olur âkıbeti?

Hâlbuki dünyâ fânî, ebedîdir âhiret,
Öyleyse ebedîyi, bu fânîye tercîh et!


Bak ömrün azalıyor, ölüme gidiyorsun,
Hazırlığın bile yok, niçin üzülmüyorsun?

Şuna çok şaşarım ki, vardır bâzı kişiler,
Âhiretin ebedî, olduğunu bilirler,

Lâkin yaşayışları, uymaz inançlarına
Koşarlar bir hırs ile dünyâ kazançlarına.

Hem de kötü bilmezler, onlar bu bozuk hâli,
Yaşarlar gaflet ile, uyur-gezer misâli.

Kendisi az konuşur, az uyur ve az yerdi,
Sâir insanlara da, bunu tembîh ederdi.

Derdi: "Ey Âdem oğlu, sus ki felah bulasın,
Zîrâ çok konuşmakla, bir yere varamazsın."

Bir gün oturuyordu, oğlu ile bir yerde,
Eğlenen bir cemâat, gördü biraz ilerde.

Buyurdu ki: "Evlâdım, şunların hâline bak,
Bir kaç yıl sonra hepsi, kabirlerde olacak.

Bu müthiş hakîkati, onlar da biliyorlar,
Buna rağmen nasıl da, böyle eğleniyorlar?

Zîrâ buyuruyor ki Peygamber efendimiz:
"Lezzetlere son veren, ölümü yâd ediniz."

Yine bir hadîsinde, buyurdu: "Ey insanlar,
Sizin bildiğinizi, bilse idi hayvanlar,


Aslâ bulamazdınız, yemeğe, bir lokma et,
Zîrâ kederlerinden, ölürdü hepsi elbet."


Buyurdu: "Ey insanlar, gelin, gaflet etmeyin,
Tövbe ve istiğfârı, bir an geciktirmeyin!


Sonra tövbe ederim, derseniz bu gün şâyet,
Yârın pişmanlığınız, çetin olur be gâyet.

Zîrâ buyurmuştur ki, Peygamber efendimiz:
"Yârın yaparım diyen, helâk oldu biliniz."

Aklı olan, dünyâda, henüz ecel gelmeden,
Ölüm ve âhirete, hazırlanır önceden

Bilir ki dünyâ fânî, ebedîdir âhiret,
Âhiret günü için, gösterir sa'y-ü gayret."

 

ÜÇ MÜHİM DERT

Bir gün çok ağlıyorken, Râbia-i Adviyye,
Sordular: “Ağlamanın sebebi nedir?” diye.

Buyurdu ki: “Üç büyük derdim var şimdi benim,
Bunları düşündükçe, ağlayıp yaş dökerim.

Bunlardan kurtulmağa, var ise bir kolaylık,
Bir garanti verin de, ağlamıyayım artık.”

Dediler: “Söyle bize, ne imiş o dertlerin?
Herhâlde hâllederiz, kolayı var her şeyin.”

Buyurdu: “Öyle zor ki, kasdettiğim o dertler,
Zannettiğiniz gibi, kolay hâlledilmezler.

Biri son nefesimde, verirken ben canımı,
Kurtarabilir miyim, acaba îmânımı?

İkincisi mahşerde, acep amel defterim,
Sağımdan mı verilir, soldan mı, yok haberim.

Üçüncüsü, herkesin, hesabı görülünce,
Ve lâyık oldukları, yere götürülünce,

Cennetlikler ile mi, giderim ben acabâ?
Yoksa atılır mıyım, kötülerle azâba?

Bu korkunç tehlikeler, var iken önümde hep,
Ben ağlamıyayım da, kimler ağlasın acep?”

Uzaktan bir misâfir, gelmişti hânesine,
Bir parça eti vardı, koydu tenceresine.

Düşündü pişirip de, ona ikrâm etmeyi,
Ve lâkin konuşurken, unuttu pişirmeği.

Nihâyet akşam olup, namazları kıldılar,
Hem kendi, hem misâfir, o gün oruçluydular.

Dedi ki: “Et pişmedi, unutmak sebebiyle,
Bâri iftar edelim, “kuru ekmek, su” ile.”

Getirmeye giderken, su ve kuru ekmeği,
Leziz et kokuları, bir anda sardı evi.

Baktı ki tencerede, duran et, o hâliyle,
Ateşsiz pişmiş idi, kudret-i ilâhiyle.

Misâfir o yemekten, yiyince, ilk tadımda;
Dedi: “Böyle hoş yemek, yemedim hayatımda.

Hem de sen demiştin ki, Unuttum, pişmedi et,
Hâlbuki bu et pişmiş, acaba nedir hikmet?”

Dedi: “Kul unutmazsa, eğer ibâdetini,
Onu da unutmazlar, pişirirler etini.”

Yine bir gün misâfir, var iken hânesinde,
Yemeğe koymak için, soğan yoktu evinde.

Dediler; “Ey Râbia, şu komşudan istesek,
Zîrâ soğan olmazsa, iyi olmaz o yemek.”

Buyurdu: “Kırk senedir, söz verdim ki ben şuna,
Aslâ el açmıyayım, Rabbimden gayrısına.”

Râbia’nın bu sözü, bitmemişti ki, o an,
Bir kuş, ayaklarıyla, bıraktı iki soğan.

Bir gece de dostları, geldiler ona, ancak,
Kandil yoktu evinde, gece aydınlatacak.

Râbia hazretleri, üfledi bir avcuna,
Nûr geldi birden bire, parmakları ucuna.

Kamış girdi gözüne, bir gün namaz kılarken,
Hiç farkına varmadı, acımasına rağmen.

Öyle sarmış idi ki, onu aşk-ı ilâhî,
Hissetmedi kamışı, gözüne girse dahî.

Selâm verip sordu ki, “Gözümde bir şey mi var?”
Baktılar kamış girmiş, güçlükle çıkardılar.

Yâ Rabbî, bu mübârek velînin hürmetine,
Kavuştur bizi dahî, senin muhabbetine.

 

 

YAĞMUR DUÂSI

Edirne’de yaşamış, büyük evliyâdandı,
Duâsı makbûl olan, bir mübârek insandı.

İkinci Bâyezîd Han, zamanında bir ara,
Şiddetli bir kuraklık, gelmişti buralara.

Kurudu susuzluktan, sebze meyve ve otlar,
Çatladı kuraklıktan, taşlar ile topraklar.

Bu kuraklık derdine, bulmak için bir devâ,
Yağmur duâlarına, çıktı halk, bir kaç defa.

Allahü teâlâya, yalvardılar yürekten,
Fakat hiç birisinde, yağmur yağmadı gökten.

Dediler: (Bundan sonra, duâya giderken biz,
Ramazan Halîfe’yi dahî götürmeliyiz.)

Nihâyet onu dahî, alarak yanlarına,
Bir de öyle çıktılar, yağmur duâlarına.

Çünkü onun mübârek, bir kimse olduğunu,
Bilirlerdi, bu yüzden, alıp gittiler onu.

Yaşlı-genç, kadın-erkek, büyük-küçük, kim ki var,
Toplanıp hep birlikte, musallâya çıktılar.

O yerde, namaz için bir alan çevrilirdi.
Köylerde bu yerlere musallâ denilirdi.

Cumâ namazlarıyla, iki bayram namazı,
Musallâ mahallinde, kılınıyordu bâzı.

Bu velî zât, mimbere, çıkmıştı ki ilk daha,
Boyun büküp sessizce duâ etti Allah'a.

Duâyı bitirip de, inmeden o mimberden,
Birdenbire o yere, yağmurlar indi gökten.

Susuzluktan yarılmış, topraklar suya kandı,
Her taraf baştan başa, bol su ile yıkandı.

Sularla doldu taştı, çeşme ile kanallar,
Bir bolluğa ulaştı insan ile hayvanlar.

Ramazan Halîfe’nin, büyük zât olduğunda,
Yakîne kavuştular, bu hâdise sonunda.

Aralarında böyle, bir zât bulunduğundan,
Allahü teâlâya, şükrettiler o zaman.

 

ALLAH'TAN ÇOK KORKARDI

Rebî ibni Haysem ki, Tâbiîn-i izâmdan,
İlmiyle âmil olan, ulemâ-i kirâmdan.

Zühd ile takvâsını, çoktur haber verenler,
“Ömründe lüzûmsuz şey, konuşmadı” dediler.

Yatsı namazı için, aldığı abdest ile,
Sabah namazını da, kıldı umûmiyetle.

Yanında kâğıt kalem, bulundurur her sefer,
Gündüz ne konuşursa, yazardı birer birer.

Gece dahî onların, okuyordu hepsini,
Lüzûmsuz söz var ise, yapardı tövbesini.

Bir gün namaz kılarken, hırsız çaldı atını,
Anladı, lâkin yine, bozmadı namazını.

Buyurdu: “Anlamıştım, alırken onu hırsız.”
Dediler: “Bile bile, ne için çaldırdınız?”

Buyurdu ki: “O kimse, atımı çaldığında,
Rabbimin huzûrunda, bulunurdum o anda.”

Bedduâ eylediler, hırsıza onlar hemen,
Buyurdu: “Hayır hayır, helâl ettim ona ben.”

Öyle korur idi ki, haramlardan kendini,
Sokakta bu korkuyla, kapardı gözlerini.

Abdullah bin Mes’ûd’un, geldiğinde evine,
Ya gözlerini kapar, ya bakardı önüne.

İbn-i Mes’ûd derdi ki: “Ey Rebî, Resûlullah,
Seni görmüş olsaydı, çok sevinirdi vallah.”

Bir gün İbn-i Mes’ûd’la, çıkarak dışarıya,
Vardı demircilerin, bulunduğu çarşıya.

Gördü bir demircinin, ocak ve körüğünü,
Demirleri ateşte, kızdırıp döğdüğünü.

Durakladı, sarardı, korku sardı içini,
Zîrâ hâtırlamıştı, Cehennem ateşini.

O anda bir “Âh!” deyip, yığıldı bayılarak,
Ve yerde saatlerce, kaldı baygın olarak.

İbn-i Mes’ûd başında, bulunurdu o zaman,
Buyurdu ki: Allah'tan, böyle korkar müslüman

Kendisine kötü söz, söyliyen olsa bile,
Karşılık verir idi, yine güzel söz ile.

Hakaret eylemişti, kendine bir gün biri,
Buyurdu ki: “Rabbimiz, duyuyor bu sözleri.

Şâyet ben bu dünyadan, gidersem îmân ile,
Bu sözler zarar vermez, bana bir zerre bile.

Ve lâkin Cehennem'e, düşer isem kayarak,
Senin dediğinden de, olurum daha alçak.”

Bir gün yine Kur’ân-ı kerîmden okuyordu,
Şu âyete gelince, bir “Âh!” dedi ve durdu.

“Ey Rabbim, beni tekrar, dünyaya döndür geri,
Yapayım ben bu sefer, emrettiğin işleri.”


Sonra kalktı ayağa ve dedi ki o zaman:
“Ey Rebî, şunu bil ki, dönüş yoktur oradan.”

Derdi: “İnsan dünyâda, nasıl yaşarsa eğer,
Son nefesinde dahî, o hâlde vefât eder.

Zîrâ ben gitmiş idim, bir ölüm hastasına,
O da çok düşkün idi, bu “dünyâ parası”na.

“Kelime-i tevhîd”i, telkîn ettim kendine,
Baktım hep “parasını, sayıklardı” o yine.”

Bir gün kendi kendine, diyordu ki: “Yâ Rabbî,
Sen merhamet etmezsen, mahvolur kulun Rebî.”

İlâhî, bu mübârek, velînin hürmetine
Mazhar eyle bizleri, sonsuz merhametine.

 

EN AHMAK KİMSE

Ömer bin Abdülazîz, bir sarhoş gördü yolda,
Yakalayıp bir cezâ, verecekti orada.

Lâkin tam o sırada, hakaret etti sarhoş,
O ise saldı onu, kaldı yine başıboş.

Dediler ki: “Siz ona, cezâ verecektiniz,
O hakâret edince, niçin salıverdiniz?”

Buyurdu: “Sarhoş hâlde, gördüm onu ilk defâ,
Dînin emri îcâbı, verecektim bir cezâ,

O hakâret edince, öfke geldi kendime,
Korktum nefsim karışır, bu hâlis niyetime.”

Buyurdu: “Hak teâlâ, üç kişiyi çok sever,
Birincisi odur ki, herkese şefkat eder.

İkincisi, haklıyken, suçluyu affedendir.
Üçüncüsü, kızgınken, öfkesini yenendir.”

Bir gece, hânesinde, misâfiri var iken,
Lâmbasının ışığı, azalmıştı âniden.

Misâfirler dedi ki: “Yâ Emîr-el müminîn!
Lâmbanın yağı bitmiş, koyalım, izin verin.”

Buyurdu: “İş gördürmem, kendi misâfirime,
Zîrâ bu, hiç yakışmaz, benim mürüvvetime.”

Dediler: “Hizmetçiyi, kaldıralım, o koysun”
Buyurdu: “Yeni yattı, bırakın da uyusun.”

Sonra kalktı kendisi, yağ koydu lâmbasına,
Şaştı herkes bu işi, kendinin yapmasına.

Buyurdu ki: “Bu işi, yapmadan da Ömer'dim,
Kalkıp yaptım, bakınız, yine aynı Ömer'im.

İnsanın hayırlısı, Hak teâlâ indinde
Tevâzu gösterendir, her bir hareketinde.”

Bir gün tanıdıkları, sordular kendisine:
“İnsanların içinde, en ahmak kimdir?” diye.

Buyurdu: “Dünya için, âhireti satandan,
Daha ahmak bir kişi, olamaz insanlardan.”

Ömer bin Abdülazîz, bir gün Hasan Basrî’ye,
Mektup yazdı “Bana bir, nasîhat eyle” diye.

Buyurdu: “Bilesin ki, bu dünyâ bir konaktır,
En büyük akıllılık, ona aldanmamaktır.

Zîrâ onun üstünde, yaşıyanlar ölürler,
Sonra yaptıklarının, hesâbını verirler.

Eğer ki bu dünyâyı, üstün tutsa bir kişi,
Zillet içinde yaşar, çetin olur her işi.

Dünya zehir gibidir, bilmiyenler onu yer,
O da o kimseleri, öldürür, helâk eder.

Diriler ölülerden, hiç mi ibret almıyor?
Ölmiyecekmiş gibi, dünyâya aldanıyor.

Her gün ayrı üzüntü, her gün ayrı bir keder,
Râhata kavuşmadan, âniden ölüp gider.

Zîrâ olmaz rahatlık, bu dünyada kat’iyyen,
Rahatlık âhirette, olacak ebediyyen.

İnsan düşünmez mi ki, bir gün elbet ölecek,
Ne yaptıysa, tek be tek, hesabını verecek.

Aklı olan yaşamaz, dünyâda gaflet ile,
Aksi hâlde ne kadar, üzülse azdır bile.

Dünyâya sarılanı, dünyâ hep aldatmıştır,
Üzüntüsü üstüne, hep üzüntü katmıştır.

Dünyâda Allah için, çalışmak dünyâ olmaz,
Müminin malı olur, lâkin kalbine koymaz.”

 

 




YEMEKTE ZULMET VAR

Hindistan’ın Bedâyûn, şehrinde doğan bu zât,
Yine bu memlekette; Delhi de etti vefât.

Seyfeddîn Fârûkî’nin, bulunup sohbetinde,
Bir Kâmil-i mükemmil, oldu nihâyetinde.

İnsanlar her taraftan, feyiz ve nûr almağa,
Artık onun yanında, başladı toplanmağa.

Teveccüh etse idi, talebeye bir kere,
Hemen o talebenin, başlardı kalbi zikre.

Helâlinden alırdı, ekmeğinin ununu,
Ve kendi yoğururdu, eliyle hamurunu.

Dînin emirlerine, eylerdi tam riâyet,
Haramdan kaçınmağa, ederdi hayli gayret.

Devamlı okuyarak, Resûl’ün hayatını,
Ona göre yapardı, her iş ve tâatını.

Helâya, sağ ayakla, girmişti bir gün sehven,
Tasavvufî hâlleri, bağlandı bu sebepten.

Üç gün tövbe ederek, yalvarınca Rabbine,
Önceki hâllerine, kavuştu aynen yine.

Dünya düşkünleriyle, görüşmezdi kat’iyyen,
Her gün yiyeceğini, seçerdi helâlinden

O kadar çok ibâdet, etmişti ki hayatta,
Çok ayakta durmakdan, büküldü beli hattâ.

Buyurdu: “Otuz yıldır, her hangi bir yemeği,
Geçirmedim kalbimden, pişittirip yimeği.

Ne zaman yiyeceğe, gerek duysaydım bilfarz,
Yanımda ne bulduysam, o şeyden yerdim biraz.”

Bir günde, bir defa ve helâl yerdi muhakkak,
Bir yemek şüpheliyse, dururdu ondan uzak.

Yemek ikrâm etmişti, kendisine bir zengin,
Bir bahâne söyleyip, yemedi ondan lâkin.

O dedi ki: “Efendim, helâldi yemeğimiz,
Çok üzüldüm, acaba, ne için yemediniz?”

Yakın talebesine, buyurdu ki o hemen,
“Yemekte zulmet vardı, yemedim bu sebepten.”

Onlar araştırdılar, gizlice bunu derhâl,
Gördüler ki yemeğin, malzemesi hep helâl.

Sonra anladılar ki, o kimsenin niyyeti,
Hâlis değil, mâlesef, gösterişmiş meğer ki.

Dünyaya düşkün biri, bu zâttan emâneten,
Bir kitap isteseydi, verirdi onu hemen.

Lâkin geri gelince, iki-üç gün müddetle,
Alıp da okumazdı, onu umûmiyetle.

Sohbet’in tesîriyle, kitaptaki o zulmet,
Dağılınca alır ve okurdu en nihâyet.

En büyük talebesi, Mazhar-ı Cân-ı Cânân,
Ondan bahsettiğinde, ağlardı çoğu zaman

Derdi ki: “Seyyid Nûr’a, siz yetişemediniz,
Eğer ona yetişip, bir defâ görseydiniz,

Derdiniz ki: “Ne kudret sâhibidir ki Allah,
Böyle bir mübârek zât, yaratmış, sübhânallah.”

Herkesin baş gözüyle, göremediklerini,
O, kalb gözüyle görür, anlardı herbirini.

Talebesinden biri, yabancı bir kadına,
Bakıp da geldiğinde, hocasının yanına,

Buyurdu: “Sende zinâ, zulmeti görüyorum,
Yabancı kadınlara, bir daha bakma yavrum.”

 

ŞEHÎD OLMAK İSTERİM

Evliyânın büyüğü, Mazhar-ı Cân-ı Cânân,
İstifâde etmişti, binlerce kimse ondan.

Henüz vefât etmeden, birkaç gün önce idi,
Rabbine kavuşmanın, şevk ve sevincindeydi.

Âhirete göçmesi, olmuşken böyle yakın,
İnsanlar, sohbetine, gelirdi akın akın.

Her gün yüzlerce kişi, gelerek o sohbete,
Kavuşuyorlar idi, nûra ve hidâyete.

Talebesinden biri, sılaya gitmek için,
Huzûruna gelerek, istedi ondan izin.

Buyurdu: "Güle güle, emânet ol Allah'a.
Lâkin görüşemeyiz, senin ile bir daha."

Diğer talebeleri, duyunca bu sözleri,
Ağlayıp, herbirinin, yaşla doldu gözleri.

Ve yine o günlerde, talebeden birine,
Yazdı ki: "Geldik artık, ömrün nihâyetine.

Bu dünyâda yapacak, kalmadı bir işimiz,
Yaş, sekseni geçti ve, yaklaştı ecelimiz."

Birkaç gün kalmıştı ki, vefâtına nihâyet
Talebeyi toplayıp, son defâ etti sohbet.

Buyurdu ki: "Kalbimden, her neyi geçirdimse,
Ve hangi bir nîmete, kavuşmak istedimse,

Hak teâlâ hepsini, eyledi bana ihsân,
Her arzûma kavuşmak, oldu kolay ve âsân.

İslâm-ı hakîkîyi, nasîb etti nihâyet,
Verdi sâlih amelle, istikâmet, kerâmet.

Tasavvufta ne kadar, derece varsa eğer,
Rabbimiz herbirini, kıldı bana müyesser.

Elde edemediğim, kaldı ki bir tek makam,
o da, şehîd olmaktır, budur şimdi bana gam.

Kavuştum tasavvufta, makamların hepsine,
Şimdi arzûm ermektir, şehidlik rütbesine.

Hocalarımın çoğu, şehâdet şerbetini,
İçerek bitirdiler, en son nefeslerini.

Ve lâkin yaşlandım ben, zâif düştü vücûdum,
Yoktur cihâd edecek, bir kuvvetim ve gücüm."

Mazhâr-ı Cân-ı Cânân, bu son sözleri ile,
Şehîdlik arzûsunu, getirdi böyle dile.

Son günleri idi ki, o yer ahâlisinden,
Huzûruna gelenler, artmıştı eskisinden.

Bin yedi yüz seksen bir, mîlâdî senesinde,
Ve Muharrem ayının, yedinci gecesinde,

Mübârek hânesinin, önüne, bir aralık,
Yabancı kimselerden, doldu bir kalabalık.

Niyetleri kötüydü, bilhassa üç kişinin,
Israr ediyorlardı, içeri girmek için.

Nihâyet izin alıp, hânesine girdiler,
Bunlar Moğol kâfiri ve mecûsî idiler.

Hem de tanımazlardı, kendisini o zaman,
Sordular ki: "Sen misin, Mazhar-ı Cân-ı Cânân?"

"Evet, benim." deyince, durmayıp onlar daha,
Hücûm edip hançerle, başladılar vurmaya.

Ağır yaralanarak, yıkıldı yere hemen
Üç gün sonra Rabbine, kavuştu ebediyyen.

On Muharrem Aşûre ve Cumâ, akşam vakti,
O da şehîd olarak, Hakk'a oldu mülâki.

 

DERGÂHI TEMİZLERDİ

Bir sene yolculuktan, sonra Mevlânâ Hâlid,
Delhi’ye geldiğinde, ikindiydi tam vakit.

Delhi’nin toprağına, ilk ayak bastığında,
Dağıttı sevincinden, her ne varsa yanında.

Sonra varıp elini, öperek o büyüğün,
Talebesi olmakla, şereflendi aynı gün.

O da, ilk iş olarak, ezmek için nefsini,
Verdi ona dergâhın, günlük temizliğini.

Her zâhirî ilimde, çok büyük âlim iken,
Başladı vazîfeye, hiç îtirâz etmeden.

Kova ve süpürgeyi, her gün alıp eline,
Aylarca devam etti, dergâh temizliğine.

Kovasını kuyudan, su ile doldurarak,
Taşırdı omuzunda, bir sopaya takarak.

Dergâhtan o kuyuya, o kuyudan dergâha,
Gidip gidip gelirdi, bir günde, pekçok defa.

Hem dergâhın temizlik, işiyle uğraşırdı,
Ve hem de abdest için, depoya su taşırdı.

Üstâdının verdiği, bu temizlik işinden,
Eğer az bir gevşeklik, gelse idi içinden,

En şiddetli cezâyı, verip hemen nefsine.
Yine devam ederdi, aynı vazîfesine.

Bir gün nasıl olduysa, yaparken bu işini,
Az hissetti nefsinin, işe gayretini.

Derhâl kendi kendine, söylendi ki: “Ey nefsim,
Sana bu, çok şerefli, vazîfeyi veren kim?

Yapmak istemez isen, bu işi eğer ki sen,
Atarım elimdeki, süpürgeyi ve hemen,

Yerleri, sakalımla, süpürtürüm vallahi,
Vazîfene severek, devam et, durma haydi.”

Nefsini bu şekilde, paylayınca o biraz,
Ondan sonra nefsinden, gelmedi bir îtirâz.

Üstâdının verdiği, bu işi yapmak için,
Çalıştı canla başla, gevşeklik etmeksizin.

Su taşıya taşıya, aylarca omuzunda,
İki omuzu dahî, yara oldu sonunda.

Bir gün yine dergâha, omuzda su taşırken,
Mübârek üstâdıyla, karşılaştı âniden.

Abdullah-ı Dehlevî, şâhid oldu ki o an,
Hâlid-i Bağdâdî’nin, mübârek omuzundan,

Çıkıyor Arş’a doğru, muazzam büyük nûrlar,
Melekler hayranlıkla, onu seyrediyorlar.

Ne zaman ki üstâdı, vâkıf oldu bu hâle,
Anladı artık onun, geldiğini kemâle.

O’nu o vazîfeden, alarak en sonunda,
Emretti ki dâima, bulunsun huzûrumda.

Bâdemâ üstâdına, yaparak çok hizmetler.
Çekti çok mücâhede, ve çetin riyâzetler.

Beş ay da bulunarak, üstâdının yanında,
Olgunlaştı iyice, nazarları altında.

Bereketli sohbet ve, teveccühleri ile,
Bu vilâyet yolunda, kavuştu tam kemâle.

Abdullah Dehlevî’nin, kalbinde sır ve esrar,
Ne varsa üstünlükten, hepsine oldu mazhar.

Yâni onda bulunan, o şerefli emânet,
Hâlid-i Bağdâdî’ye, geçmiş oldu nihâyet.

 

HÂLİS DUÂ

Midyen ibni Ahmed ki, doğdu Mısır ilinde,
Eşmûnî lakabıyle, tanındı halk içinde.

Tasavvufta o kadar, yükseldi ki bu velî,
İlminden istifâde, edenler çoktu hayli.

Dergâhının yanında, bir dere akıyordu,
O bir gün bu dereden, abdest tazeliyordu.

Henüz bitmemişti ki, abdesti, durdu bir ân,
Nâlininin tekini, çıkarıp ayağından,

Hiddet ve şiddet ile, fırlattı ileriye,
Şaşırdı talebeler, “Acaba n’oldu?” diye.

Bu hâdiseden sonra, bir yıl geçti aradan,
Geldi bir talebesi, çok uzak bir diyârdan.

Elinde bir tek nâlin, dedi ki: “Ey efendim,
Ben filan memlekette, ikamet etmekteyim,

Takrîben bir yıl önce, oldu ki bir hâdise,
Geldim ki arz edeyim, onu hazretimize.

Kızım bir gün ıssız bir, mahalleden gelirken,
Terbiyesiz biriyle, karşılaşmış âniden,

Uygunsuz lâflar edip, dokunmak isteyince,
Sizi vesîle edip, duâ etmiş hemence:

“Yâ İlâhî, babamın, üstâdı kimse eğer,
O velîyi şu ânda bana imdâda gönder.”

Kızım, bu duâsını, henüz bitirmemişken,
Ve henüz onun eli, kızıma değmemişken,

Havadan hızla gelen bir nâlin birden bire,
Suratına çarparak, devirmiş onu yere.

Kızım onu görünce, kurtulup çok sevinmiş,
O nâlini alarak, acele eve gelmiş.”

“Bahsettiğim o nâlin, işte budur” dedi ve,
Bıraktı o nâlini üstadının önüne.

Eşmûnî hazretleri, buyurdu ki o zâta,
“Kızın teslîmiyeti, demek tammış üstâda.

Erişirse birine, bir belâ, bir musîbet,
O dahî hiç kimseden, beklemezse bir medet,

Rabbine sığınarak, sırf O’na güvenerek,
O’na duâ ederse, tam tevekkül ederek,

O zaman Hak teâlâ, kâfi gelir kuluna,
Öyle imdâd eder ki, o dahî şaşar buna.”

 

NÛR VE ZİYÂ

Allah adamlarından, çok büyük bir velîdir,
Derecesi yüksek ve kerâmet sâhibidir.

Ali Râmîtenî’nin, mübârek sohbetinde,
Yetişerek kemâle, geldi nihâyetinde.

Buhârâ’nın Semmâs nâm, köyünde doğan bu zât,
Çok insan yetiştirip, orada etti vefât.

Resûl’ün kalbindeki, ilim, feyiz ve nûrlar,
Kalbden kalbe akarak, ona vâsıl oldular.

Hocasından aldığı, nûrları o da yine,
Seyyid Emîr Külâl’in, verdi temiz kalbine.

Ayrıca Behâeddîn Buhârî’ye de bu zât,
Çok teveccüh ederek, ilgilenmişti bizzat.

Kasr-i Hinduvân diye, bir köy vardı ki meşhur,
Behâeddîn Buhârî, bu beldede doğmuştur.

Lâkin henüz doğmadan ve işitilmeden adı,
Onun geleceğini, müjdeledi üstâdı.

Şöyle ki, her geçişte, o, Kasr-i Hinduvândan,
Derdi: “Bana bir koku, geliyor ki buradan,

Zuhur eder bu yerde, çok büyük bir evliyâ,
İnsanların kalbine, saçar o, nûr ve ziyâ.”

Gelince yine bir gün, bu bereketli yere,
Buyurdu ki: “O koku, fazlalaşmış bu kere.

Öyle zannederim ki, o gelmiştir dünyâya,
Büyüyüp yetişince, bu dîni eder ihyâ.”

Bunu söylediğinde, hakîkaten o velî,
Henüz üç gün olmuştu, bu dünyâya geleli.

Dedesi, kucağına, alıp bu torununu,
Ve Bâbâ Semmâsî’ye, getirdi derhâl onu.

Görür görmez, kalbini, sardı bir sevinç, huzûr,
Buyurdu: “O dediğim, büyük zât işte budur.”

Şefkat ve muhabbetle, bağrına bastı onu,
Buyurdu: “Evlâtlığa, kabûl ettik biz bunu.”

Sonra Emîr Külâl’e, buyurdu ki: “Ey oğlum,
Bunun yetişmesini, sana ısmarlıyorum.”

Ne zaman ki gelmişti, o, evlenme çağına,
Geldi Bâbâ Semmâs’ın, mübârek ocağına.

Huzûruna çıkmadan, mescide girdi önce,
Secdeye kapanarak, duâ etti şöylece:

“İlâhî, belâlara, türlü sıkıntılara,
Sabredebilmem için, güç kuvvet ver bu kula.”

Oradan, üstâdının, yanına gelir gelmez,
Buyurdu ki: “Evlâdım, öyle duâ edilmez.

Allah’tan belâ değil, hep âfiyet istenir,

Yâ Rab, beni rızâna, vâsıl et demelidir.”

Beraber yemek yiyip, kavuştu iltifâta,
Gözü ondan gayriyi, görmüyordu âdetâ.

Yüksek teveccühüne, nâil olup o yine,
Ellerini öperek dönüyorken evine.

Ona bir ekmek verip, buyurdu ki: “Evlâdım,
Al bunu, belki yolda, birine olur lâzım.”

Düşündü ki “Yemeği, yemiştik biz hâlbuki,
Verdikleri bu ekmek neye lâzım olur ki?”

Yolda misâfir oldu, bir fakirin evine,
Gördü ki muhtaç idi, bir ekmek dilimine.

Ekmeği ona verip, öğrendi hikmetini.
Anladı üstâdının, büyük kerâmetini.

Yâ ilâhî, bu büyük velîler hürmetine,
Nâil eyle bizleri, af ve magfiretine.

 

 

KURT’UN RİCÂSI

Resûl-i müctebânın, torununun torunu,
Feyz kaynağı bildiler, bütün velîler onu.

Vâkıf oluduğu için, ilimlerin hepsine,
Bâkır, yâni çok üstün, dediler kendisine.

Bir hadîsi okuyup, buyurdu ki kendisi:
“Hazret-i Ebû Bekir, nakletti bu hadîsi”

Dinleyenlerden biri, îtirâz eyleyerek,
Dedi: “Onun râvisi, başkası olsa gerek.”

“Söylediğim gibidir” buyurduysa da, fakat,
Yine tam mânâsıyla, iknâ olmadı o zât.

Bu kere toparlanıp, oturdu kürsüsüne,
Ellerini edeple, koydu dizi üstüne,

Dedi ki: “Yâ hazret-i Ebû Bekr efendimiz!
Bu hadîsin râvisi, sizler değil miydiniz?”

O ara bir ses geldi, diyordu: “Yâ Muhammed!
Söylediğin hadîsin, râvisi benim elbet.”

Orada olanların, hepsi duydu bu sesi,
Îtirâz edenin de, kalmadı bir şüphesi.

Yolculuğa çıkmıştı, bir gün de bir zât ile,
O, katırla giderdi, kendi ise at ile.

Bir dağın eteğinden, giderken konuşarak,
Üst taraftan, sür’atle, bir kurt geldi koşarak,

Atının eğerine, koyup ayaklarını,
Anlatmak istiyordu, sanki bir meramını

Kendi hâline göre, sesler çıkarıyordu,
Belli ki derdi vardı, onu arz ediyordu.

Sükûnetle dinleyip, dedi ki o hayvana:
“Peki, duâ ederim, şifâ olur hastana.”

O kurt sevinç içinde, dönüp gitti geriye,
Sonra sordu o zâta; “Ne anladın sen?” diye.

Dedi ki: “Allah ile, O’nun resûlü bilir,
Bir de O’nun torunu, bunu anlayabilir.”

Buyurdu: “Kurt dedi ki, “Hastadır bir kardeşim,
Müstecap duânızı, almak için gelmişim.”

Duâ edeceğimi, söz verince kendine,
Sevinip, neşe ile, dönüp gitti yerine.”

Gözleri âmâ biri, sordu ki ona bir gün:
“Siz torunu musunuz, Allah'ın Resûlünün?”

İmâm "Evet" deyince, sordu yine: "Peki siz,
Âmâ gözü açacak, güce sâhip misiniz?”

Bu suâline dâhi, buyurdu yine: “Evet,
Allah'ın izni ile, açabilirim elbet.”

Ve mübârek elini, sürer sürmez yüzüne,
Nûr geldi birden bire, onun iki gözüne.

Karanlık dünyâsını, bir anda aydınlattı,
Lâkin şu hakîkati, peşinden hâtırlattı:

“Kardeşim, âmâ iken, kolaydı senin işin,
Âhirette hesâb, çekilmezdin göz için.

Lâkin şimdi gözlerin, açık kalırsa şâyet,
Âhirette hesap var, çetindir hem de gâyet.

Ben sana hakîkati, söyledim ki bilesin,
Şimdi yap tercihini, hangisini dilersin?”

Dedi ki: “Tek hesâbım, olmasın da orada,
Varsın iki gözüm de, görmesin bu dünyâda.”

O, böyle arz edince, tercihini İmâma,
Gözleri kapanarak, tekrardan oldu âmâ.

 

ANA DUÂSI

Muhammed Bâkî-billâh, kerâmet hazînesi,
Velîler zincirinin, yirmi sekizincisi,

İmâm-ı Rabbânî’yi, yetiştiren büyük zât,
Kırk yaşına gelince, eyledi Hakk’a v